Kişinin Kendinin Görünmezliği

Kişinin Kendinin Görünmezliği

HEPİMİZ bir diğer insanın bedenini doğrudan GÖREBİLİRİZ. Dudakların hareket ettiğini, gözlerin açılıp kapandığını, ağız çizgilerinin ve yüzün değiştiğini ve bedenin kendini bir bütün olarak eylem içinde ifade ettiğini görürüz. Kişinin kendisi görünmezdir.

Biz bir kişinin dışını o kişinin kendini görebileceğinden daha anlaşılabilir bir şekilde görürüz. O kendini eylem halindeyken görmez ve eğer bir aynaya bakarsa psikolojik olarak değişir ve kendini yeniden şekillendirmeye başlar. O kendine olmasa da diğerlerine çok açık seçik ve elle tutulur görünür, görmek ve dokunmak için çok belirgindir. Biz diğerine açık ve aşikarızdır, çok gerçek ve sağlam bir varlığımız varmış gibi görünür ama biz kendimize bu gerçek ve sağlam varlığa sahipmişiz gibi görünmeyiz.

Biz insanların görünür taraflarını açıkça ve onlar da bizimkini açıkça gördükleri için biz birbirimize kendimize olduğundan daha belirgin görünürüz. Eğer insanların görünmez tarafı görünür tarafı kadar kolay ayıt edilebilseydi, yeni bir insanlıkta yaşardık. Olduğumuz şekliyle ise, görünür bir insanlıkta yaşıyoruz, görünüşlerin insanlığı. Sonuçta kaçınılmaz olarak olağandışı sayıda yanlış anlaşılma var.

Birbirimizle olan iletişimimizi bir düşünelim. Onlar kaslarla sınırlıdır, gerek konuşma gerekse el kol hareketleri olarak. Diğer kişiye ulaşmak için her düşünce, duygu, hissiyat kas hareketleri ile gönderilmeli ve bu yolla görülebilir, duyulabilir ve dokunulabilir hale dönüştürülmelidir. İletişimimiz kötüdür; kısmen çok basit gözlemler dışında, bunu nasıl yaptığımıza asla dikkat etmediğimiz için, kısmen de sinyallerimizin yanlış anlaşılması tehlikesi olmadan iletişim kurmanın çok zor bir şey olmasından dolayı. Ayrıca çoğunlukla iletişim kurmaya çalıştığımız şeyin ne olduğunu tam olarak bilmeyiz. Sonuçta neredeyse önemli olan her şey ifade edilmeden kalabilir.

Fakat genel olarak hem biz bu kadar kötü iletişim kurduğumuz için hem de diğer insanlar bizim sinyallerimizi kendi bildikleri gibi anladığından, kendi düşünce ve duygularını onlara eklediğinden bitmez tükenmez çoklukta yanlış anlaşılmalar ve mutsuzluklar ortaya çıkar. Bu konuyu belli bir bakış açısından görmek demektir ama eğer bizim görünmez yanımız başkalarına daha kolaylıkla görünür olsaydı o zaman da yeni zorluklar ortaya çıkacaktı.

Bütün düşüncelerimiz, duygularımız, hislerimiz, hayal gücümüz, hayallerimiz, rüyalarımız, fantezilerimiz görünmezdir. Bütün bunlar entrikalarımıza, planlarımıza, sırlarımıza, hırslarımıza, ümitlerimize, korkularımıza, şüphelerimize, şaşkınlıklarımıza, hoşlanmalarımıza, spekülasyonlarımıza, kılı kırk yarmalarımıza, dalgınlıklarımıza, belirsizliklerimize, tüm arzularımıza, heveslerimize, iştahımıza, duyumsamalarımıza, hoşlanmalarımıza, hoşlanmamalarımıza, tiksintilerimize, cazibelerimize, sevgimize ve nefretimize aittir ki bunların tümü görünmezdir. Bunların tümü kişinin kendini oluşturur.

Bunlar varlıklarını ele verir veya vermezler. Onlar genellikle bizim sandığımızdan daha fazlasını yaparlar çünkü biz diğerleri için tahminimizden hem daha fazla hem de daha az belirginiz. Ama tüm bu içsel durumlar, ruh halleri, düşünceler vb. kendi içlerinde görünmezdirler ve başkalarında onlardan görebildiklerimiz ise kas hareketleri yoluyla ifade edilenlerdir.

Hiç kimse düşünceleri göremez. Hiç kimse ne düşündüğümüzü bilemez. Biz diğer insanları tanıdığımızı hayal ederiz ve birbirimiz hakkında sahip olduğumuz bu tahayyüller birbirini seven ve birbirinden nefret eden fiktif (itibari, gerçek olmayan, var sayılan) insanlardan meydana gelen bir dünya oluşturur.

 Benim için herkesi tanıyorum demek imkansızdır ve aynı şekilde başka birinin de beni tanıdığını söylemek imkansızdır. Çünkü sizin bütün bedensel hareketlerinizi ve dış görünüşünüzü kolaylıkla görürken ve sizin hakkınızda sizin zihninizde olmayan yüz binlerce görsel izlenime sahipken ve sizi manzaranın bir parçası, evin bir parçası, caddenin bir parçası olarak görmüşken ve sizin hakkınızda hep bilmeyi arzu ettiğiniz -nasıl bir izlenim bıraktığınız ve nasıl göründüğünüzle ilgili- bir bilgiye sahipken yine de sizin içinize bakamam ve sizin ne olduğunuzu bilemem ve bunu asla bilemeyeceğim. Ve sizin bu görünebilir tarafınıza, görünen tüm yaşamınıza doğrudan erişimim varken siz kendi görünmezliğinize doğrudan erişime sahipsiniz ve bu görünmezliğinize doğrudan erişimi olan yalnızca sizsiniz, eğer onu kullanmayı öğrenirseniz. Ben ve diğer herkes sizi görüp duyabilir. Bütün dünya sizi görüp duyabilir. Ama yalnızca siz kendinizi bilebilirsiniz.

Bizler iki sistemli kaldıraçlar gibiyiz, biri bütün avantajları ile bir yönde çalışıyor, diğeri bütün avantajları ile diğer yönde çalışıyor.

Şimdi okuyucuya bütün bunlar çok aşikar, açık gelebilir fakat onu temin ederim ki hiç de aşikar değildir. Kavramak bayağı zor bir şeydir ve niye böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım. Görünmez olduğumuzu kavramıyoruz. Görünmez insanların dünyasında yaşadığımızın farkında değiliz. Hayatın, diğer her türlü tanımından önce, görünür ile görünmez arasında bir drama olduğunu anlamıyoruz.

Kavrayamamızın nedeni onun bir fikir olmasıdır. Bir veya iki fikir üzerine olan bu kitapta fikir kavramı ile görüş noktamızı ve şeyler hakkındaki algımızı değiştirecek gücü olan bir şey kastediyorum. Bir fikir tabii ki görünmezdir ve biz tüm varoluşumuz boyunca hiçbir zaman kastettiğim anlamda bir fikre sahip olmayabiliriz. Biz sadece görünen dünyanın gerçekliğe ve yapısallığa sahip olduğunu düşünürüz ve psikolojik dünyanın veya düşüncelerimiz, duygularımız ve imajinasyonlarımız olarak bildiğimiz iç dünyanın da gerçek bir yapısı olabileceğini ve duyu organlarımızla irtibata geçtiğimiz mekan o olmasa bile onun da kendi mekanında var olabileceği olasılığını anlamayız.

Bu içsel mekana fikirler gelebilir. Onlar zihni ziyaret edebilirler. Bir fikrin gücü ile gördüğümüz şey artık onunla temasta olmadığımız zaman görülemez. Bir şeyin doğruluğunu ilk defa birdenbire görme deneyimini biliriz. Böyle anlarda değişmişizdir ve o anlar sürmüş olsaydı kalıcı olarak değişmiş olurduk. Ama onlar flaş patlamaları gibi doğrudan bilgi atakları, doğrudan farkındalık olarak gelirler.

Bir fikrin tanımı onun doğrudan idrak edilmesinden oldukça farklıdır. Biri zaman alır, diğeri anidir. Bizlerin görünmez olduğu fikrinin tanımı onun idrakinden farklıdır: sadece herkesin ve kendimizin bu görünmezliği üzerine farklı açılardan düşündüğümüzde o fikri bizi doğrudan aydınlatacak şekilde cezbedebiliriz.

Böyle fikirler hayatımız üzerinde kimyevi bir bileşim gibi doğrudan etki yaparlar ve bu karşılaşmanın şoku bazen o kadar büyük olur ki insanın anlayışını o an için değiştirmekle kalmayıp onun hayatını değiştirebilir. Anlamsızlık bir hastalık olduğundan yeni bir anlam bulmak ihtimaline kendimizi hazırlamak daha iyidir. Bu hazırlık, dönüştürme gücü olan fikirlerle karşılaşmaktan ayrı tutulamaz.

Biz bu bağlamda bir fikri, bizi başka bir anlayış seviyesi ile temasa geçiren ve bizi iç rutinimizden ve bilincimizin alışkanlık haline gelmiş tembelliğinden; olağan gerçekliğimizden çıkaran bir şey olarak ele alabiliriz. Fikirler olmadan değişik olarak anlamamız mümkün olmazdı.

Görünmez olduğumuzu sözcüklerle söylemek yeterince kolaydır fakat bazen sık sık kullandığımız yaygın bir deyimin anlamını ilk defa yakalamak gibi, görünmezliğimizin anlamını da şu cümleyi yeterince sık tekrarlarsak birdenbire yakalayabiliriz: Ben görünmezim. Kişinin kendi münferit varlığını idrak etmesi bu noktada başlar.

Bu “doğal” bir fikir değildir çünkü duyusal bir deneyimden veya algılanabilir bir olgudan çıkartılmamıştır. Onu bir anlamda zaten biliriz ama açık değildir. Bir sürü şey biliriz ama açık değildir, hakim değilizdir, ancak onun gerçekliğinin içsel olarak algılanmasıyla biliriz. Bizim arkamızdaki bu yarı-fark edilmiş bilginin fikirlerin gücü olmadan odak noktasına getirilebileceğine inanmıyorum. Çünkü genel olarak bizi her şeyden çok etkileyen şey dıştır, duyulara dayalı, görüntülerin görünebilir dünyası.

Gürültüleri, renkleri ve hareketleriyle görme ve duyma organlarımızın açık kanallarından içeri akın eden bu büyük duyular dünyası silik anlayışımızı bastırır. Kendi görünmezliğimi idrak etsem ve bir an için kendi var oluşumun yeni bir duyumuna erişsem bile bir sonraki anda dış şeylerin etkisiyle kaybolurum. Sadece caddedeki gürültülerin farkına varırım ve bu deneyime bir daha ulaşamam.

Tekrar, algılanabilir her şeyin ilgisini çektiği ve duyuların gösterdiğinin başlıca kriter olduğu “doğal” zihnime geri dönerim. “İçsel” bir şey deneyimlemiş olduğum için kendimi “dıştakine” geri dönmüş bulurum ve bana doğrudan, içsel gerçek olarak gösterilmiş olan bu gerçeği artık ne teorik ne de kavramsal olarak, olağan mantık yürütmemle kendime açıklayamam.

Şimdi, bizi değiştirme ve hayatımıza yeni anlamlar katma gücü olan tüm fikirlerin şeylerin görünmez tarafı hakkında olduğunu ve doğrudan açıklanamayacağını veya onlara yalnızca akıl yürütme ile ulaşılamayacağını söyleyebilirim. Onlar şeylerin görünmez tarafları ile ilişkili olduklarından, onlara duyuların tanıklığına dayanarak doğrudan usa vurma ile ulaşılamaz. Bu kitabın başlıca konusu olan ve yalnızca görünüşlerden uzaklaşmak ve “görünmez dünya” hakkında boyutların görüş açısından düşünmekle anlaşılabilir olan zaman fikrine gelmeden önce, biraz çaba sarf edip kendimizin görünmezliğini kavramalıyız. Çünkü önce kendi görünmezliğimizi kavramadan “görünmez” dünya hakkında hiçbir şey anlamayacağımıza inanıyorum.

Bu belli tarz bir çabayı gerektirir, diğer bir insanın esas görünmezliği ve bilinmezliğinin biraz farkına varmak için gerekli çabaya benzer nitelikte bir çaba. Bu bağlamda kendi var oluşumuzu idrak etmeden diğer bir insanın var oluşunu herhangi bir gerçek şekilde asla idrak edemeyeceğimize inanıyorum. Kendi var oluşunun gerçek bir deneyim olarak idrak edilmesi, kişinin kendi esas görünmezliğidir.

Bizim olağan var oluşumuz dışsal şeylerden derlenmiştir. Biz görünen dünyayı, kendimizi para, giysiler, mevki gibi dışımızda olan bir şeyin içinde hissetmek, kendimizin içinden çıkmak için kullanmaya çalışırız. Eksikliğini hissettiğimiz şeyin dışımızda, duyu organlarımızın bize çizdiği dünyada olduğuna inanırız. Bu doğaldır çünkü duyular dünyası belli ve açıktır. Biz öyleymiş gibi, onunla bağlantılı olarak ve ona yönelik olarak düşünürüz. Zorluklarımızın çözümü onun içindeymiş gibi görünür; bir şeyler almak, saygı görmek gibi. Dahası biz görünmezliğimizin küçük bir parçasını bile kolaylıkla desteklemez ve bir taraftan duyular kanalıyla tek bir belirli dünyaya bağlı iken diğer taraftan o kadar da belirli olmayan diğer bir dünyaya “anlama” yoluyla bağlı olabileceğimizi düşünmeyiz; öyle bir dünya ki duyular tarafından oluşturulan kadar karmaşık ve değişik ve içinde onun kadar arzu edilen ve edilmeyen birçok yere sahip.

Bedenlerimiz görünen dünyada duruyorlar. Onlar, görme ve duyma duyularına ulaşımın olduğu üç boyutlu mekanda dururlar. Bizim bedenlerimizin kendileri üç boyutludur. Uzunlukları, yükseklikleri ve genişlikleri vardır. Mekanda cisimdirler. Ama biz kendimiz bu üç boyutlu mekanda değiliz.

Örneğin, düşüncelerimiz üç boyutlu cisimler değiller. Bir düşünce bir diğerinin sağında veya solunda değil. Yine de onlar bizim için yeterince gerçek değiller mi? Eğer gerçekliğin dıştaki üç boyutlu dünyada var olanlarla sınırlı olduğunu söylersek o zaman içerdeki tüm düşünce ve duyguların gerçek olmadığını varsaymalıyız.

İç hayatımızın -kendimizin- duyular tarafından algılanabilen o mekanda bir yeri yoktur. Ama düşüncelerin, duyguların ve imajinasyonun mekanda yeri yokken yine de onların başka tür bir mekanda yerlerinin olduğunu düşünmek mümkündür. Geçen zamanda bir düşünce diğerini takip eder. Bir duygu bir süre devam eder sonra kaybolur. Eğer zamanı dördüncü bir boyut veya mekanın yüksek bir boyutu olarak düşünürsek, içsel hayatımız duyularımıza ulaşabileceğinden daha fazla boyutlu bu ”yüksek” mekan veya dünya ile ilgiliymiş gibi görünür. Eğer daha yüksek boyutlu bir dünya tasavvur edebiliyorsak, o zaman, açık söylemek gerekirse, dokunup gördüğümüz, insanlarla karşılaştığımız üç boyutlu bu dünyada yaşamadığımızı dikkate almalıyız; oysaki varoluşun çok boyutlu bir formuyla -zaman gibi- daha mahrem bir iletişimimiz var gibi.

Ama boyutlar konusuna gelmeden önce görünüşler dünyasını, yani duyularımızın bize gösterdiği dünyayı düşünelim ve iki türlü düşünme şekli üzerinde duralım; birincisi şeylerin görünen tarafları ile başlayan, diğeri de “görünmeyen”.

Gördüğümüz her şey gözün retinası üzerine baş aşağı olarak düşer, kamerada olduğu gibi. Dünyanın bir resmi gözün merceği tarafından kırılıp yansıtılarak orada çok sayıda sinir ucu veya hassas noktalarla karşılaştığı retinanın yüzeyine düşer. Resim iki boyutludur, aynı bir perdedeki gibi baş aşağıdır ve ayrı ayrı kayıt noktaları vasıtasıyla dağıtılır. Yine de bu resim bir şekilde algıladığımız düzgün somut dünya şekline dönüştürülmüştür.

“Resimlerden somut şeyler tahayyül ettim. Onu adlandırdığımız şekliyle iki boyutlu bir mekandan üç boyutlu bir mekan yaptım.” (W.K. Clifford, Lectures and Essays, cilt I, sayfa 260, 1879, from lecture: “Philosophy of the Pure Sciences”)

Şimdi, diğer dünya bize yakınmış gibi gözükür ama biz onunla iletişim halindeymişiz gibi değil de onun içindeymişiz gibi. Biz onunla yalnızca beden örtüsünün her tarafında bulunan duyu organları vasıtasıyla iletişim halinde olduğumuzun farkında değiliz. Biz dünyaya gözün küçük canlı sinirler-makinesi vasıtasıyla baktığımız izlenimine sahip değiliz. Dünya sadece burada görünüyor ve biz de onun tam ortasında. Zihnin eylemi ile kompose bir bütün haline getirilmiş ayrı ayrı bir izlenimler yığını (çeşitli duyularımız vasıtasıyla gelen) gibi de görünmüyor. Yine de biliyoruz ki gözlerimiz ve kulaklarımız olmasaydı ne bir şey görebilir ne de duyabilirdik. Farklı duyu organlarından gelen ve zihinde birleştirilen eş zamanlı duyumlar bize bir gülün görüntüsünü ve niteliklerini verir. Aslında gül bütün bu ayrı ayrı izlenimler tarafından bizim için yaratılmıştır; ancak olayı bu şekilde idrak etmek pratik olarak imkansızdır. Bizim için gül sadece oradadır.

Dünyanın retina üzerinde ki resminin iki boyutlu olduğunu ve dış manzara ile temasın kaynağının bu olduğunu düşünürsek, Kant’ın zihnin fiziksel dünyayı yarattığı ve içeri akın eden duyumları doğal yapısı sayesinde organize bir sistem haline dönüştürerek doğa kanunlarını ortaya serdiğini anlamak zor olmazdı. Duyular bize yalnızca mesajlar verirler ve biz bu mesajlardan zihnin içsel bir eylemiyle, bu mesajlardan daha fazla olan bir şeyle, görünen, duyulan, dokunulan dünyayı yaratırız. Ancak kendimizi bunun bu şekilde olduğuna ikna etmek son derece zordur çünkü bunu yapabilmek için kendimizi her zaman içine batmış olduğumuz, bizi doğrudan tamamen etkisine alan dış bir realitenin izleniminden kurtarmak zorundayız. Bu çaba bizim kendi görünmezliğimizi ve diğer insanların görünmezliğini idrak etmemiz için gerekli olan çabayla aynı özel niteliktedir.

Biz görünüşlere batmış durumdayız. Bu Hint felsefi düşüncesindeki Maya fikrinin anlamlarından biridir. Biz dıştan ayrı değiliz çünkü onu sorgulamadan kabul ederiz. Biz duyular yoluyla ona karışmışız ve düşünüşümüz ona göre kalıplanmıştır, yani duyularımıza göre. Burada iki fikir ortaya çıkıyor: birincisi, duyularımız bize dünyadan neyi gösterirse düşünce formlarımızda onu takip ederiz: ikincisi, dışsal olanın kendi içinde gerçek olduğunu kabul ederiz, duyularımızın doğası ile bağlantılı bir olgu olarak değil. Görünüşler dediğimiz zaman ne kastediyoruz? Bu deyimin içine duyuların bize gösterdiği her şeyi bir katalım. Onlar bize bir kişinin bedenini, onun dış görünüşünü gösterirler. Onun bilincini, ruhunu veya onun hikayesini, hayatını, düşünmüş ve yapmış, sevmiş ve nefret etmiş olduğu her şeyi göstermezler. Aslında onlar bize onun hakkında pratikte hiçbir şey göstermezler, yine de biz onun görünen kısmına başlıca şey olarak tutunuruz. Onlar bir kişinin ne görünmez tarafını ne de dünyanın görünmez tarafını göstermezler, yine de biz gerçek ve mevcut olduğunu düşündüğümüz şeyleri hep duyularımızın ortaya çıkardığı şeylerle karıştırırız.

Dünyanın bizim için içsel olarak oluşturulmuş bileşik resminin (bazı eski düşünürlere göre imajinasyon eylemi ile) üzerinde bir düşünelim. Gördüğümüz şey bize, “eter 9” yoluyla iletilen ışık vasıtasıyla gelir; duyduğumuz şey hava yoluyla iletilen ses vasıtasıyla gelir. Dokunma doğrudan bir temasla. Bütün duyular dikkat çekecek derecede ayrı ayrı çalışırlar; kendi işlevleri için oluşturulmuşlardır ve sadece kendi belli uyaran dizilerine tepki verirler. Yine de o kadar farklı kaynaktan gelen tüm bu mesajlar üniter bir anlam içersinde bir araya getirilmişlerdir. Bir kişiyi görürüz, duyarız, ona dokunuruz ama üç kişi değil bir kişi izlemini alırız ve bu gerçekten de olağanüstüdür.

Şimdi burada duyularımızın dış dünyanın sadece çok kısıtlı bir bölümüne cevap verdiğini söylemek için bir sürü neden vardır. Gözleri alalım: onlar “eter”de saniyede 186.000 mil hızla yol alan ışık titreşimlerine tepki verirler. Ama bizim ışık diye adlandırdığımız, eterde aynı hızla yol alan titreşimlerin bilinen en az diğer 50 oktavından sadece bir tanesidir ve bize güneşten ve yıldızlardan ve belki de galaksilerden ulaşırlar.

İşte bütün bunların içinden gözlerimizin açık olduğu sadece bu tek oktavdır. Bir teklik veya bütünlük olarak görüldüğünde ışık beyaz görünür ama farklı tonlara ayrıldığında renkler olarak görünür. Bir gökkuşağının mor tarafında kırmızı tarafında bulunan titreşimlerin aşağı yukarı iki katı fazla frekansında titreşim vardır, kabaca söylersek arada bir oktav bulunur. Ama morun dışında ultra-viole ışığının üç (yükselen) oktavı vardır, yani artan frekanslarda. Bunun dışında, X-ışınları diye bildiğimiz yedi oktav; bundan başka daha yüksek frekanslarda daha yüksek oktavlar ve daha kısa ve daha kısa dalga boyları, o kadar çok ki kalın bir kurşun tabakasından bile kolaylıkla geçebilecek kadar çok.

Gökkuşağının kırmızı ucunun altında düşük frekanslı-infra-kızıl-ışınların alçalan oktavları, radyo dalgaları vs. bulunur. Ama göz bütün bunlardan sadece bir oktavı görür.

Gerçekliğin kriteri olarak aldığımız dış dünyanın resmi ise bizim dış duyularımızın formları ile ilgilidir.

İlle de var olması gerekmez, aslında bizim onu gördüğümüz şekliyle var olamaz. Gerçek olan şeyse, bizim onu sadece belli bir şekilde gördüğümüzdür. Onun görünüşü bizim algılama organlarımızla sınırlandırılmıştır. Burada bizim ışık deneyimine girdiğimiz gibi asla doğrudan duyusal bir deneyim olarak içine giremeyeceğimiz büyük bir görünmez taraf mevcuttur. Işık bizim bilincimize doğrudan girer ama X-ışınları veya radyo dalgası titreşimleri böyle değildir. Belki ışık dışında yayılan başka enerjilerin bir şekilde bilincinde olan ve bizim dünyamızdan daha değişik bir dünyada yaşayan böcekler veya bitkiler vardır. Hatta belki deri, gözler, burun, kulaklardan vs. gelen duyum akışına açık olan tarafımızdan ayrı olarak beynimizin de algılayıcı organlara sahip olması mümkündür. Sinir hücrelerinin korteksin yüzeyinde aynı ağaçların dallarını güneşe doğru uzatmaları gibi dallar şeklinde uzanmaları bize büyük algı düzeneklerini hatırlatmaktadır ama bu konuda kanıtlara sahip değiliz. Evreni oluşturan enerjilerin titreşimlerinin büyük merdivenini düşünecek olursak, duyularımızın şeylerin tümünü ortaya serdiğini söyleyemeyiz. Gözlerimiz eterdeki titreşimlerin ancak sınırlı bir alanına açık olarak tepki vermektedir. “Evren belki bin veya yüz bin yönü veya faseti olan bir çokgen (poligon) olarak tasavvur edilebilir ve bu yönlerin veya fasetlerin her birinin özel bir varoluş biçimini temsil ettiği tasavvur edilebilir. Bu, hepsinin belki de aynı şekilde önemli olduğu bin yön veya biçimden belki de sadece üç veya dördü bize doğru dönük olabilir veya organlarımızla benzeşebilir. Evrenin görme organıyla ilişkisi olan bir yönü veya faseti ışıyan veya görünebilir varoluş biçimidir; işitme organı ile ilişkili olan diğeri ise sesli veya duyulabilir varoluş biçimidir.” (Sir Wm. Hamilton: Lectures in Metaphysics, cilt I, sayfa 142)

Bu paragraf radyant enerjiler dünyasının bilimsel araştırmalar tarafından açıklığa kavuşturulmasından önce yazılmıştır. İster bilinç enerjiye karşılık gelsin veya enerjinin kendisi, farklı enerjilerle dolu bir dünyada yaşadığımız ve bunlardan sadece birkaçının bilincinde olduğumuz açıktır. Fizik maddeyi enerji formlarına dönüştürdüğünden beri artık üstünkörü bir şekilde maddesel bir evren- sadece madde öbeklerinden oluşan bir evren düşünemeyiz. Daha ziyade farklı skalalarda enerjilerin olduğu ve bunlardan sadece bir parçasına doğal olarak tepki verdiğimiz bir evrende olduğumuz açık görünecektir.

Birbirinden çok uzak kaynaklardan duyularımız vasıtasıyla içimize gelen uyarımların (stimulus) doğal bir ölçekte bu kadar kolaylıkla birbiriyle bir kompozisyon yaratmalarının olağanüstü bir şey olduğunu söylemiştim. Ama bu kompozisyon görece olarak geçerlidir. Çok yakınımızda bir silah ateşlendiğinde çıkan ateşi görür ve sesi aynı zamanda duyarız ve bunları birbirine bağlarız. Ama silah uzaklarda gece denizde ateşlenmişse ateşi canlı olarak görürüz ve saniyeler sonra havayı titreten sesi duyarız çünkü ses ışığa göre çok daha yavaş yolculuk yapar. Karşılaştıracak olursak o hava içersinde dört saniyede aşağı yukarı bir mil giderken ışık, eterde bir saniyede yüz seksen bin mil yol kat eder. Önceden edinilmiş bir tecrübemiz olmasa ateşle sesi ilişkilendiremezdik bile herhalde. Uzaktan bakıldığında duyularımız tarafından bize sunulan dünyanın kompoze edilmiş resmi dağılma işaretleri gösterir veya daha doğrusu zamana göre başka bir yönünü ortaya çıkartır. Işık mesajlarının bu kadar hızlı yol almalarına rağmen gökyüzüne baktığımızda yıldızların, açıkça söylemek gerekirse parladıklarını gördüğümüz yerde olmadıklarıdır. Biz onları geçmişlerinde görürüz: binlerce yıl önce bulundukları yerde. Onların geçmişleri bizim şimdimizdir. Hatta yakın olan güneş bile onu uzayda gördüğümüz yerde değildir çünkü onun ışığının bize ulaşması sekiz dakika alır. Böylece onu sekiz dakika önce bulunduğu yerde görürüz.

Bu sebepten gördüklerimizin şeylerin değişmez gerçekliği olduğundan emin olamayız. Duyularımız farklı bir şekilde çalışsaydı veya daha fazla veya daha az duyuya sahip olsaydık, bizim alışılagelen tarzda gerçeklik diye adlandırdığımız şey farklı olacaktı. Bu konu Kant’ta birçok paragrafta dile getirilmiştir; bunlardan bir tanesinde şöyle der; eğer “duyuların genelde sübjektif olan yapısı kaldırılabilseydi, tüm yapı ve objelerin mekan ve zamanla olan ilişkileri yok olurdu, hayır, mekan ve zamanın kendisi ortadan yok olurdu”. Ve eğer duyularımız değişseydi, objelerin görüntüsü değişecekti çünkü onlar “görüntü olarak” kendi içlerinde değil sadece bizim içimizde var olabilirler. Objelerin, bizim duyulara dayalı tüm algılarımız dışında, kendi içlerinde ne oldukları bizim için tamamen bilinmez olarak kalır. Biz hiçbir şey bilmiyoruz, sadece onları algılama tarzımızı biliyoruz; öyle bir tarz ki yalnızca bize özgün ve hiç de her varlık tarafından paylaşılması gerekmiyor.’

Görünür dünyanın görece gerçekliğini bu şekilde görmeye içimizdeki hangi şey itiraz etmeye başlıyor?

Bizler duyularımızın bize gösterdiği şeylere sağlam bir şekilde çapalanmış durumdayız. Algılanabilen gerçeklik düşüncemizin başladığı noktadır. Duyusal- düşünme zihnin doğal işlevini karakterize eder ve biz duyuya en geçerli kanıt olarak bakarız.

Görünüşlerin kendilerinin hayal/illüzyon olduklarını veya duyuların bize hayali bir dünya gösterdiklerini düşünmeye gerek yoktur. Onlar bize gerçekliğin bir kısmını gösterirler. Tahayyülün başlangıç noktası görünüşleri daha ziyade nihai gerçeklik olarak almak ve duyularla algılamanın gerçeğin tek standardı olduğuna inanmak değil midir? Görülen dünya gerçektir ama gerçekliği kucaklamaz. O onu her taraftan kuşatan görünmeyen gerçekliklerden oluşmuştur. Görünen dünya çok daha büyük olan görünmez bir dünyanın (bizim için görünmez) içindedir ve biz diğerini incelemekle onu kaybetmeyiz, bilakis birini diğerinin içine doğru genişletiriz. Ancak doğal gündelik mantığımız duyusal-düşünme ile o kadar yakın bir bağ içindedir ki dünyanın bu genişletilmesiyle mücadele eder ve anlayışının güncel biçimi onun daha fazla anlamasına psikolojik bir bariyer oluşturur.

Şeylerin bütününü duyular dışında bilinmedik bir şekilde anlayabilseydik, birçok geçmiş otoriteye göre evreni, adının orijinalinin bize anıştırdığı gibi birlik olarak algılardık. “Duyular ortadan kaldırılabilseydi, dünya bir /birlik olarak görünürdü” (Mevlevi edebiyatı). Evreni sonsuz bir yoğunluk olarak deneyimleme konusunda sonra bir örnek verilecektir.

Duyular şeylerin bütünlüğünü parçalara ayırır ve biz onların kanıtlarının izini sürerek muazzam miktarda küçük ayrı ayrı olgular toplarız. Biz onların hepsinin tek bir dev sistemin sadece küçük parçacıkları olduklarını unuturuz. Bu küçük olgular bizi kolaylıkla sarhoş eder. Biz bir şeyi sadece bulduğumuzu değil, onu yaratmış olduğumuzu düşünürüz. Biz onun hakkında keşfedebileceğimiz her hangi bir küçük olgunun ötesinde olan, zaten hazırlanmış ve bağlantılı bir dünya ile işe başladığımızı unutuyoruz. Küçük olgular şeyleri açıklayacakmış,, gizemli bir şekilde ortadan kaldıracakmış gibi görünürler ve biz kendini beğenmişliğimiz içinde belli bir şekilde düşünmeye başlar, hayatı sayısız küçük olguların bir sorunu ve insanın varoluşunu olgularla düzenlenebilecek bir şey olarak görürüz. Başka olgular toplayabilmek için muazzam miktarda çaba harcanır, ta ki bu olgu toplanması sanki gerçek hayatın ve yaşamsal deneyimin yerini alacakmış gibi görünene kadar.

Olguların araştırılması dış fenomenler dünyasının incelenmesi ile başladı, yani bilim ile. Bilim gerçeği yalnızca bizim dışımızda görünürmüş gibi yaptı: madde ile ilgili olguların içinde. O her şeyin “açıklamasının” bu şekilde bulunacağına ve evrenin nihai nedeninin ve onun içerdiği her şeyin apaçık ortaya serileceğine inanarak, evrenin temel prensibini bulmanın, onun bilmecesini çözmenin, onu keşfetmenin, onu dışarıdaki bir şeyin içinde -atomun içinde- bulmanın peşinde koştu. Her şey tartmaya ve ölçmeye teslim olmuş ve fenomenlerin matematiksel ele alınışı başlamıştı. Görünen şeylerden yola çıkan tek tip bir düşünme baskın hale gelmiş ve yalnızca dış gerçek olarak adlandırılabilenlerle ve özellikle de niceliklerle ilgilenmiştir.

Daha eski, bilim öncesi düşünce çoğunlukla niteliklerle ilgilenmiştir.

Şimdi, yalnızca fiziksel bir beden olarak ele alındığında insan, maddi evrende maddenin sonsuz küçük bir niceliğine haizdir. Onun, ölçülebilen niceliklerin olduğu bir evrende, ölçülebilen bir nicelik olarak ele alındığında hiçbir önemi kalmaz. Onun maddesel kütlesini dünyanınki ile kıyaslamayı bir tasavvur edin! O ortadan kaybolur; Böyle, kendimiz ve evren hakkında yalnızca niceliksel olarak düşünmekle, şeylerin görünür, gösterilebilir, tartılabilir tarafından yola çıkmakla, bireyler olarak kendi kendimizi yok etme doğrultusunda düşünmüş oluyoruz.

İnsan niteliklerden oluşmuştur ve bunlar, fiktif şeyler dışında, ölçüye veya matematik hesaplara uygun değildirler. Bir insan için, cesareti = x ve sevme kapasitesi = y’dir diyerek onu matematiksel sembollerle tanıtmak imkansızdır.

“Dışsal” gerçeğin “içsel” olana gitgide baskın çıkmasıyla, gerçekten insana ait olan her şeye ikincil ve gerçek olmayan gözüyle bakılmaya başlandı ve araştırma için birincil ve gerçek alanın, insanın zihninden bağımsız olarak dış dünyada olduğu kabul edildi. Niceliksel ve niteliksel bakış açılarının arasındaki değişme aşağıdaki satırlarda çok güzel anlatılmaktadır:

“Galileo”nun zamanına kadar (on yedinci yüzyıl), insanın ve doğanın, her ikisinin de daha büyük bir bütünün tamamlayıcı parçaları olduğu ve burada insanın daha temel bir konumda olduğu, sorgusuz sualsiz kabul ediliyordu. Varlık ve varlık olmama, birincil ve ikincil arasında ne gibi ayrımlar yapılmış olursa olsun, insan olumlu ve birincil olanla temel bir ortaklık içinde görülüyordu. Plato ve Aristo’nun felsefelerinde bu yeterince açıktır; yine de eski materyalistler için söylenenler geçerli kalmıştır. Democritus’a göre insanın ruhu çok çok küçük ve çok çok hareketli ateş-atomlarından oluşmaktaydı. Bu önerme onu hemen dış dünyadaki en aktif ve nedensel elemente bağlamaktaydı. Gerçekten, bütün önemli eski ve orta çağ düşünürleri için insan gerçek bir mikrokosmos’tu; onun içinde birincil ve ikincil olan şeylerin birleşimi öyle bir şekilde örneklenmişti ki, onların sonsuz makrokosmos içindeki ilişkilerini gerçek olarak karakterize ediyordu, burada, gerçek ve birincil, fikirler veya bazı maddesel substans olarak da görülebilir. Şimdi, birincil ve ikincil arasındaki farkı doğanın yeni matematiksel yorumunun kurallarına uygun olarak çevirirken ilk basamak, insanı, gerçek ve birincil alan dışında ölçmektir. Açıktır ki insan matematiksel incelemelere uygun bir süje değildir. Onun yaptıkları, çok yetersiz bazı şeyler dışında, niceliksel bir metotla değerlendirilemez. Onun hayatı renklerin, seslerin, hazların, üzüntülerin, tutkulu aşkların, tutkuların ve didinmelerin hayatı olmuştur. Gerçek dünyanın ise insanın dışındaki dünya (öyle olduğu düşünülüyordu) ; astronomi dünyası ve dünyasal objelerin durup hareket ettiği dünya olması gerekmektedir.” (E.A.Burtt: The Metaphysical Foundations of Modern Physical Science. Kegan Paul, Trench., Trubner and Co., Ltd., London, 1925)

Nihai gerçek ve gerçeklik insanın dışında bir yerlerde arandığından, ‘araştırma doğal olarak atomların dünyasına geçti. Ancak atomun ‘evreni açıklayabilecek, basit, kolay, & ahlaksal-olmayan’ bir temel oluşturmadığı ortaya çıktı. Atomun olağan dışı şekilde karmaşık bir sistem, kendi içinde küçük bir evren olduğu anlaşıldı. Git gide daha küçük parçacıkları araştırarak ve her zaman bütünü onun parçacıklarına dayanarak açıklamak peşinde bilim başka gizemlere ulaştı. Bilimin felsefi yanı ise şimdi bilim öncesi düşüncenin ilgilendiği fikirlere benzer fikirlere doğru yönelmeye başladı. Ama bizim özellikle dikkat etmemiz gereken şey, görünenden, olgudan yola çıkan düşünce formunun insanı yok saymaya eğilimli olmasıdır. İnsanlar onun kendilerini daha güçlü olarak ortaya koyduğu yanılsaması içindedirler, kısmen insanın başlıca kendisine görünmez olduğunu anlamadıkları için. Onun için en gerçek olan şey onun görünmez hayatındadır ve görece olarak, görüntülerin gücü onları gerçekmiş gibi göstermesine rağmen görünenler onun için hiç de o kadar gerçek değillerdir.

Eğer görünenden yola çıkarsak, o zaman onu açıklayabilmek için onun parçalarına girmek zorundayız. İnsanı organları ile organları onları oluşturan hücreler, atomları elektronlar ile açıklamaya çalışırsak, bir bütün olarak insanı gözden kaybederiz. Mikroskobun altında insanın kendisi tamamen ortadan kaybolur.

Bir sandalyeyi parçalarıyla açıklamak elbette ki mümkündür, ancak bu onun hakkında sadece bir yönde düşünmek anlamına gelir, gerçeğin bir formu. Sandalye aynı zamanda zihinde onu içeren fikirle de açıklanabilir. Ne nicesel bir araştırma, ne kimyasal analizler veya ne de mikroskobik incelemeler bu fikri ortaya çıkarabilir veya bize sandalyenin varlığının tüm anlamını verebilir. Kendimize sandalyenin sebebi nedir diye sorsak, bu soruyu nasıl cevaplayabiliriz ki?

Sandalye önümüzde görünür bir obje olarak durur. Onun sebebinin iki tarafı vardır. Biri görünür tarafı, onun sebebi imal edilmiş olduğu ağaç parçalardır. Görünmez tarafta ise onun sebebi birinin zihnindeki bir fikirdir. Burada şu üç kavram vardır: fikir, sandalye, ağaç.

Naturalizm veya bilimsel materyalizim üçüncü kavramın üstünde durur. O her türlü objenin oluştuğu ayrı ayrı maddesel parçalar üstünde durur, “sebebi” onlarda arar. Organize olmuş/oluşturulmuş maddenin arkasındaki fikir görmezden gelinir. Kendini zaman ve mekanda gösteren şey onun dikkatini üstünde toplar ve böylelikle o herhangi bir organizmayı oluşturan daha küçük parçaların ortaya çıkış sebebini aramaktan -ve aynı şekilde önceki zamanda da, yani geçmişte de- kendini alamaz.

Şimdi, sandalyenin zaman ve mekan içindeki ortaya çıkış anı onun imali için ilk ağaç parçasının şekillendirildiği an olarak alınabilir. Bir sandalye görünürde, ilk ağaç parçasıyla, bir ev ilk tuğla ile başlamıştır. Ancak, sandalye ve evin zaman ve mekan içinde başlamasından evvel, birinin zihninde onların her ikisi ile de ilgili fikirler mevcuttu. İlk tuğla konmadan önce mimarın zihninde bütün evin tasarımı zaten vardı.

Ancak bu fikir görünür hale getirilirken evin en küçük parçası geçen zaman içinde ilk önce görünür olacaktır. Mimar önce bütün fikri, evi bir bütün olarak düşünür ve buradan yavaş yavaş daha küçük ve daha küçük detaylara ilerler. Ancak bu işlem zaman içersinde tersine dönmüş olarak ortaya çıkar. İfadede ortaya çıkması için önce fikrin gücünün en küçük detaya girmesi gerekir, yani ev fikrinin ortaya çıkması için gerekli ilk nokta ilk tuğladır. Bir fikrin zaman ve mekan içersinde ilk ifadesi tek bir temel madde unsurudur. Yine de fikir mimarın zihninde zaten tam olarak vardır ama görünmez şekilde. Ev tamamlandığında o, fikrin görünür şekilde ifadesi olur. Şöyle söylenebilirse, ev büyümüştür, ilk kavram olan fikirle, üçüncü kavram olan temel madde unsuru arasında bir arabulucu gibi.

Ev tamamlandığında (ikinci bir kavram olarak), evin yapımının sayelerinde mümkün olduğu birinci ve ikinci kavramlar ortadan kalkarlar. Fikir zaman ve mekanda ifade bulmuştur ve tek tek tuğlalar artık o şekilde düşünülmemektedir, aksine evin kendisinin kütlesi haline dönüşmüşlerdir. Evi, onu oluşturan tuğla ve harçları ile analiz etmek mümkündür ve tuğlaların evin sebebi olduğunu söylemek de her zaman mümkündür. Ama bu eksik olurdu çünkü evin bütün yapısı, biçimi ve ayrı ayrı bölümlerinin uyumunun ilk çıkış noktası mimarın zihnindeki fikirdedir ve bu fikir zaman ve mekan içersinde değildir. Demek istediğim bunun görüntülerin dünyasının ve görünen dünyanın içinde olmadığıdır.

Birinci ve üçüncü kavramların -fikir ve temel madde olarak tuğlanın- her ikisinin de sebebe dayalı oldukları ve bizim nedenselliği iki kategori şeklinde düşünmemiz gerektiği açıktır. Bilimsel materyalizmin görüntüsel tarafta nedensel olarak buldukları tüm şeyler doğrudur ama kesin olarak yeterli değildir. Ve tek başına fikir de sebep oluşturamaz. Birbirlerini tamamlayıcı unsurlar olarak birinci ve ikinci kavramların her ikisi de gereklidir.

Geniş anlamda, iki tip zihin vardır, biri birinci kavramı diğeri üçüncü kavramı ileri sürer. Gerekli olan her iki bakış açısının birleşmesidir.

Zorluk, zamanın kanunlarından dolayı, tamamen formüle edilmiş ve en mükemmel fikrin dahi kendisini zorunlu olarak her şeyden önce ardı ardına, görünür bir şekilde, en temel formda ifade etmesi gerekliliğidir. Görünürde doğru dürüst ortaya çıkması için uzun süreli bir deneme ve hatalar dönemi gerekli olabilir. Ve her zaman fikrin çıkış noktasının görünür bir şekil aldığı ilk temel madde bundan sonra olacak şeylerin sebebi olarak görünür (duyular tarafından). Böyle görünmektedir ve böyle göründüğü için de evrim doktrini ortaya çıkmıştır. Birleşme değerinin karışım gücünü oluşturduğu organize olmuş yaşayan maddenin yapı malzemesini -atomların, karbonun, hidrojenin, nitrojenin, oksijenin, sülfürün ve fosforun dünyasını- bu harika boya kutusunu ve bunlardan oluşan sonsuz çeşitlilikte kombinasyonlar ve gruplaşmalar ve ürün çeşitliliğini düşünün!

Bu üçüncü kavramı, dünyanın ve onun hayatının inşa edildiği maddesel elementleri oluşturur.

İnsan, doğrudan kullanabileceği çok daha sınırlı bir çeşitlilikte -daha kaba bir çeşitlilikte- yapı malzemesine sahiptir. Onun fikirleri doğrudan ve kolaylıkla atomlar dünyasında rol oynayabilseydi, etkileyemeyeceği maddesel dönüşümler kalır mıydı acaba? Eğer zihnim, üzerinde yazı yazdığım şu tahta masanın atomik dünyasında doğrudan rol alabilseydi, o zaman sadece onu oluşturan atomları yeniden düzenlemekle onu hiç zorluk çekmeden pek çok maddeye dönüştürebilirdim. Ve eğer atomlar dünyası üzerinde böyle bir gücüm olsaydı ve hayat fikrini bilseydim, hayat yaratabilirdim.

Ancak böyle bir sihrin gerçek sebebi maddesel elementler değil, zihin ve fikir olurdu.