Doğa ve İnsan

Doğa ve İnsan

BU YAZININ başlığı olan doğayı ve insanı birbirinden ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Burada doğayı da çevremizde gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz ağaçlar, kuşlar, böcekler olarak da sınırlandırmıyorum. Hidrojen aleminin üyesi olan Dünya Ana, Ay, Güneş sistemimiz, Samanyolu, karadelikler, sayısını ve sınırını bilemediğimiz tüm uzaysal cisim ve faaliyetler, bunlara ek olarak hidrojen altı ve üstü alemlerdeki henüz bilimimizin eksik kaldığı tüm oluşları doğanın bir parçası olarak ele almalıyız.

            Kavram olarak hidrojen aleminden ne anlamalıyız? Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, bilinen evrenimizin kütlece %75’i sayıca da %90’nı hidrojen atomundan oluşmuştur. Kainatımızın kuruluşunda maddenin amorf dediğimiz herhangi bir şekle, biçime sahip olmayan ancak kendisine asli ilke kaynaklı tesirlerin ulaşmasıyla harekete geçen durumu, hali vardı. Bu yüksek iradeli tesirlerin maddenin dağınık ve ham haline ulaşmasıyla birlikte oluşlar meydana gelmeye başlar. Uzun süreçlerin ardından maddenin bizim bildiğimiz evrenimizin ilk atomu olan hidrojenin kuruluşu sağlanır, yıldızlarda uygun sıcaklık ve basınç şartlarında bu ilk hidrojen molekülü önce helyuma sonra karbona ve daha sonra oksijene dönüşerek yoluna devam eder.

Bu yolculuğu sırasında sürekli olarak dönüştüğü yeni madde şekline değerler eklenir, karmaşıklığı artar, bünyesinde barındırdığı bilgiler ve potansiyeli artar. Yani rahatlıkla ifade edebilirim ki, bir gümüş molekülü hidrojenden, uranyum ise gümüşten çok daha karmaşıktır ve bilgilidir. Sevginin ve vazife anlayışının yüksek uygulamalarını içeren hidrojen üstü alemlerin maddelerinde ise alemimizin kaba mekaniksel hallerine oranla çok daha fazla karmaşıklık ve bilgi mevcuttur.

            Evrenimizde termodinamiğin birinci kanunu olarak da adlandırdığımız “enerjinin korunumu” yasası çalışmaktadır. Buna göre enerji, yoktan var edilemez, var olan enerji de yok edilemez; sadece bir halden diğerine dönüşür. Maddenin durağan olduğu amorf halinden ona hız kazandırarak şekiller, biçimler kazanması için de amorf olan maddeye dışarıdan bir tesir ve güç uygulanması gerekir, aksi halde amorf madde kendi durağan, hareketsiz ve atıl haline devam eder.

Demek oluyor ki, doğa inceliklerle ve büyük bir hassasiyet ile belirlenmiş hareketler, işler, oluşlar bütünüdür ve tüm bunların meydana gelmesi için birbirini harekete geçirici tesirler, güçler madde kompozisyonları içinde birbirlerine uyumlanır.

Bir ceylanı aslana olan korkusu harekete geçirir ve koşmasını sağlar, bir arıyı çiçekle buluşturan çiçeğin güzel kokusu, rengi ve cazibesidir, dünyamızı güneşimizin yıkıcı etkilerinden koruyan manyetik alanıdır. Yani doğada her daim çeşitli seviyede madde kompozisyonlarının birbirini bazı zamanlar yıkarak, etkisini kaybettirerek bazı zamanlar koruyarak, onararak sürdürdükleri işleyen, birbiriyle bağlantılı bir sistem vardır.

            Tesirlerin çalışmaları sırasında bazen yıkıcı bazen yapıcı sonuçların ortaya çıkması aslında doğadaki en önemli yasalardan birisi olan düalite, ikili dengenin bir neticesidir. İyi-kötü, güzel-çirkin, negatif-pozitif şeklinde hayatımızda deneyimlediğimiz olgular ying-yang ile sembolize edilmiş olan evrendeki düalitenin görünümleridir.

Evrenimizin ilk hareketlenmesinden kaynaklanmış olan düalite prensibi, doğadaki her oluşumun bünyesine içinde barındırdığı farklı kutupların belirli oranlarda bir araya getirilmesi ile kurulur. Pozitif-negatif, eril-dişil dengelerin bir araya gelmesi ile ortaya bir sonuç çıkar. Bunu bir örnekle açıklamak istersek rüzgar türbiniyle veya akarsular üzerine kurulan barajlar vasıtasıyla elde edilen, ortaya çıkan enerjiyi inceleyebiliriz. Bu örneklerde rüzgar veya akarsu eril güç, bunların akış yollarına inşa edilen rüzgar ve su türbinleri ise dişil prensibi, gücü temsil etmektedir. Bu iki gücün ortaklaşa çalışması ile de nötr ile sembolize edilmiş olan elektrik enerjisi ortaya çıkmaktadır.

Doğada elde edilmek istenilen sonuca göre ikili dengenin pozitif ve negatif unsurları birbirine göre oranlanır ve ayarlanır. Aynı örnek üzerinden düşünmeye devam edersek şayet, biz akarsuyun su yoluna türbinleri koymayıp da evler, binalar inşa etmiş olsaydık iki kuvvetin birbiriyle karşılaşması neticesinde elektrik enerjisi elde edilemeyecek ortaya yıkım ve dağılma çıkacaktır. Gayet açıktır ki, evrenimizde elde edilmek istenilen sonuca uygun aktif ve pasif güçler bir araya getirilir ve karşılıklı ihtiyaçları karşılayacak en uygun sonuç elde edilir.

            İnsan dediğimiz bütünlük de iki ayrı değerin birlikteliğinden ve ortaklaşa çalışmasından kurulur. Bunlardan bir tanesi “Varlık” olarak adlandırdığımız ruhun evrendeki yansıması, hidrojen üstü alemde kurulmuş idraki bütünlük, diğeri ise dinlerin “Toprak, çamur” olarak sembolize ettiği hidrojen aleminin maddesidir. Rüzgar nasıl gücü vasıtası ile türbinleri hareket ettirip ortaya enerji çıkarıyorsa varlık da gücü vasıtasıyla dünya maddesini çeşitli oranlarda toplar, birliktelikler oluşturur ve koluyla, bacağıyla, böbreği, ciğeri, beyni, düşünceleri ve duyguları ile bir insan bedeni ortaya çıkarır.

            İşte bu toparlanışlar, bir araya gelişler aslında sevginin maddeler arasındaki uygulamaları sayesinde yapılabilir. Çünkü İlâhî Nizam ve Kâinat’da da belirtildiği gibi sevgiyi “Herhangi bir şeye karşı duyulan çekimdir” şeklinde ifade ediyoruz. Doğadaki tüm bir araya gelişler ve dağılışlar sevginin unsurlarıdır.

Dağılmaları, ayrılmaları da bu tanıma dahil etmeliyiz çünkü ayrılış bir şeyden uzaklaşırken başka bir şeye doğru olan yaklaşma ve çekiliştir. Su moleküllerinin birbiriyle buluşması, güneşten çıkan fotonların kendi yıldızını terk ederken uzayın boşluğunda ilerleyip dünya ile buluşması ve bir yaprakta klorofil hücresi ile bir araya gelip besin maddelerini oluşturması sevginin doğadaki otomatik uygulamaları ve görünümleridir.

Biz insanlar da bazen içgüdüsel, bazen sezgisel, bazen de yarı idrakli ve nadiren idrakli olarak birilerine, bir yerlere doğru çekiliriz. Bazen fiziksel bir çekiciliğin bazen olumlu bir düşüncenin bazen de duygularımızın kontrolü altında kendimizi bir o yana bir bu yana hareket halinde bulabiliriz. Hiç şüpheye yer olmamalı ki, hareketi oluşturan bir vakum, çekim etkisidir; bunun kaynağı da sevginin maddelerin bünyesinde aynı düalite dengelenmesinde olduğu gibi belirli oran ve yoğunluklarda bulunmasıdır.

            Kainat maddeleri arasında sürekli bir dönüşüm, dağılmalar ve toparlanmalar mevcuttur demiştik. Dolayısıyla yine rahatlıkla ifade edebiliriz ki, doğa çeşitli döngülerden oluşmaktadır. Günlerin, ayların, mevsimlerin, yılların peşi sıra birbirinin yerini alması, dünyamızın güneşimize bazı dönemler yaklaşıp uzaklaşması yine dünyamızın belirli dönemlerde buzul çağlarına girip çıkması ve bunlara benzer verebileceğimiz birçok örnek doğanın dönemselliği ile alakalıdır.

Eski daima yerini yeni olana bırakır, bu işleyişin karşısında durmaya çalışan ise sıkıntı ve ızdırap çekmeye mahkum olur. Bizlerin bedenindeki hücreler sürekli yenilenmektedir, yaklaşık her yedi senede bir eskiye ait hücrelerimiz yerlerini yenilerine bırakır. Duygularımız değişime uğrar, yenilenir. Düşüncelerimiz de değişir ve yenilenir, hangimiz  7-8 sene önceki ben ile aynı duygu ve düşünceleri paylaşıyorum diyebiliriz?

Ne mutlu bize ki değiştik, olgunlaştık. Şayet değişime direnmişsek doğanın hareketlilik ilkesine aykırı davranmış ve atalet içine düşmüşüz demektir. Ataletin sonu ise dürtülme, uyarılma ve harekete geçirilmek üzere güç uygulanmasıdır.

Kainatın bu döngüsel hareketleri doğada en belirgin şekliyle doğum ve ölüm olarak kendisini gösterir. Doğanın değişmez iki varlığı olan doğum ve ölüm bedenlilere sunulmuş büyük bir fırsattır. Kainat değişim ve gelişim üzerine kurulmuştur, değişmek için eski gerçekliklerimizde, değer yargılarımızda ölmemiz ve yenilerinin içine doğmamız gerekir.

Doğada bitkilerin ve hayvanların yaşadığı bu hal onlar için otomatik bir hal çerçevesinde gerçekleşmektedir. İnsanlar için ise kendi vicdan yolları üzerinde yürürlerken durum aslında biraz daha farklı olmalıdır. İnsanlık aşamasının başlarında da otomatik bir halde gelişen doğum ve ölüm halleri, tecrübesi artan insan için artık bir miktar farkındalık ile gerçekleşmeye başlayacaktır.

İnsan kendi üzerindeki ve gerçek varlığı hakkındaki bilgilerini arttırdıkça artık doğum ve ölüm onun için iki keskin kılıç olmaktan çıkar ve dönüşümün bir gerekliliği ve parçası olarak yarı idrakli kimi zamanda idrakli olarak yaşamının tümünde terk edişler, bir araya gelişler, uzaklaşmalar ve yakınlaşmalar halinde doğanın bu eşsiz fırsatını kullanır. Bir zaman sonra insanın içerisinde bulunduğu ve yaşadığı, o an için parçası olduğu duygu ve düşünceleri terk edip daha üstün duygu ve düşüncelere kendi iradesiyle geçebilmesi onun artık zorlu ve ıstıraplı olaylara ihtiyacını azaltır.

Kuşlar gidecekleri yöne uygun rüzgarı yakaladıkları zaman nadiren ve az sayıda kanat çırpışlarla hedeflerine ulaşırlar. Gidecekleri yön ve rüzgar arasındaki bütünlüğü sağlayamadıklarında ise çok sayıda kanat çırpmak, yorulmak ve ıstırap çekmek zorunda kalırlar. Zorluklar içerisinde çokça kanat çırpıp, sıkıntılar yaşayıp şayet iç huzurunuz yoksa emin olmalısınız ki hedef olarak seçtiğiniz yönde bir değişikliğe gitmeniz gerekir. Yani eski hedefte ölmeli yeni hedefte doğmalısınız, insan yaşamlar içerisinde olgunlaştıkça, bilgi ve tecrübesini arttırdıkça yönüne dair kararları daha ustalıkla verebilmekte, bir nevi bağlı olduğu maddenin bilgisine sahip olmaktadır.

            Taşı, toprağı, bulutu, okyanusu, güneşi, ayı, yıldızları, bitkisi, hayvanı ve insanı ile beş duyumuzun algısı içindeki ve algımızın ötesindeki bizler için büyük sonsuzluk, bir bütün olarak birlik içindedir. Her biri diğerinin var oluşunda pay sahibidir.

Güneş dünyanın, dünya ayın, gündüz gecenin, toprak bitkinin, bitki insanın var oluşunda pay sahibidir. Aynı zamanda tüm bunların tersi de geçerlidir. Güneş dünyanın oluşmasında pay sahibiyken dünya da güneşinkinde pay sahibidir. Çünkü dünya gibi bir gezegenin kurulmasına gerek olmasıydı, ona en uygun ısı ve ışık kaynağını sunacak olan bir güneşe de ihtiyaç kalmayacaktı.

Her kim ki göklerdeki yıldızlarla kumsaldaki kum tanelerini birbirinden ayrı ve farklı görür büyük bir yanılgı içerisindedir. Tüm varlığı ile doğa bir bütündür, birliktir ve varlıklar bu bütünlüğün ne kadarı hakkında fikir sahibi olabilirse kusursuz işleyişin ahengine o oranda katılabilir. İnsanların en büyük yanılgılarının başında ise kibirleri gelir. İnsanın kendisini doğadan ayrı ve üstün görmesinin sonucunda onu tahrip eder, zarar verir. Aslında insan bunu bencilliği sayesinde çevresindeki her varlığa uygular, her şeyi kendi kontrolü altına almaya çalışır fakat bunu başarabilmesi mümkün değildir. Başaramadığı zaman da mutsuz olur, aslında mutsuzluklarımızın arkasında daima bizim eksik anlayışlarımız, olgunlaştıramadığımız duygu ve düşüncelerimiz vardır.

Evet doğa vericidir, tüm varlıkların birbirlerinden faydalanması için ortamlar hazırlar fakat o insanoğlunun hükmedebileceği bir yapı değildir. Onun plan ve programı çok ince hesaplamalarla çok daha üstün bir idrak ile yapılmaktadır. Bu tiyatro oyununun her bir üyesi üzerine düşen görevi otomatik, yarı idrakli ve idrakli olarak sürekli yerine getirmektedir. Bu son perdenin kapanışı, dünyanın düzeninin bozulup tekrar kurulması ile birlikte; birliği, bütünlüğü ve sadeleşmeyi kavrayıp uygulayamamış insanlar diğer tüm oyuncuların rollerini tamamlayıp geri çekilmesiyle sahnede egoları ile birlikte ıstırap içinde yalnız başlarına kalacaklardır.