Öte Alemleri Bilmek 1. Bölüm

Öte Alemleri Bilmek 1. Bölüm

BU YAZIMIZDA ölümü, öte alemi ele alacağız. Bize yeni bir bakış açısı getiren İlâhî Nizam ve Kâinat isimli kitabımız da temel referansımız. Her seferinde yeniden okuduğunuzda, sanki hiç okumamışınız gibi, satır aralarında pek çok ince ayrıntıyı yakalıyor ve yeniden derin anlamlarla karşılaşıyorsunuz.

            İlâhî Nizam ve Kâinat’da özellikle ölüm ötesi, öte alem, spatyom diye adlandırıldığımız bu kavramların nasıl geçtiğini göstermek istiyorum ve aynı zamanda bazı noktaların altlarını çizmek istiyorum.

            Yaşamda iki temel gerçeklik var; biri doğum biri de ölüm. Şu anda gerçeklik diye yaşadığımız dünya baktığımız bakış açısına göre değişiyor. Öyle anlar var ki rüyalarda daha derin bir gerçeklik içinde oluyoruz. Uyandığımızda hangisi gerçek hangisi rüya şaşırıyoruz. Belki de şimdi başka bir şeyin rüyasındayız. Bu da olabilir. Son zamanlarda yapılan sinema filmleri de bu konuda ilham verici noktalar işlendi.

            Kitapla birlikte gelen bilgilerden dana derin bir şekil de anladık ki bu yaşamımız varlığımız için çok önemli, bizim için çok gerekli bir süreci var. Ve bu sürecin tamamlanması gerekiyor.

            Normalde günlük faaliyetlerimiz sırasında, olayların içinde yaşarken günlük şuurumuzun çok fazla fark etmediği, kaçırdığımızı düşündüğümüz pek çok şey oluyor. Gerçekten anda olmuyoruz,  gerçekten o anı idrak etmiyoruz, farkına varmıyoruz. Ama bir şekilde  bize hala gelen etkiler var. Hem ruhsal dünyadan gelen etkiler var, ruh aleminden gelen etkiler var ki ne oldu İlâhî Nizam ve Kâinat bize ruh ve beden ilişkisini, madde ilişkisini çok güzel ortaya koydu.

            Bilim adamları hala daha ölen bedeni, beyni tarta dursunlar -hani 21 gramı yakaladık yakalamadık- kitap açıkça söylüyor; ruh bedenin içerisinde değil. Alem olarak baktığımız zaman da, ruhsal olarak da düşündüğümüz pek çok şeyde ruhsal değil. Ama bir tesir mekanizmasıyla ruhun göndermiş  olduğu asli tesirle ortaya çıkan varlıklar silsilesi, planlar var. Varlığın insan oluncaya kadar geçirdiği aşamalardan, geçmiş yaşamlardan ve sevgi planına ve oradan vazife planına doğru giden süreci çok güzel netleştirdi.

            Önceden ruh diye bu beden ötesi mevcudiyetimizi ifade ederken, şimdi aslında bu beden ötesi mevcudiyeti “varlık” olarak ifade etmemiz gerektiğini anladık. Ruhsal varlığım dediğim zaman dahi bir bakıyoruz ruhsal varlığımız dediğimiz sürece gidinceye kadar bile arada pek çok maddesel boyutlar var. En ruhsal dediğimiz şeyin dahi madde olduğunu öğrendik.

            Maddenin özelliği tesir almadığında hareketsiz olması ve tesir aldığında ise ona cevap vermesi. Varlık geliştikçe maddeye aktardığı tesir gelişiyor, madde tesiri alıp geliştikçe varlığın gelişmesi için zemin hazırlıyor.

            Kıyas bilgisi kavramı zihinlerde pek çok şeyi netleştirdi. Bizim bütün oluşturduğumuz sistemlerin temel taşları yerine oturdu. Bir kıyas bilgisi ve bu kıyas bilgisiyle yani varlığın kıyaslayarak öğrenmesinden oluşan süzgecinden oluşan bir değer farklanması...

            Her birimizin bir el parmaklarımızın izleri bile aynı değil. Örneğin, ben havaalanında görüyorum değişik cihazlar gözünüzü yaklaştırdığınızda “Bu Tülin’in gözü” diye sizi tanıyor, güvenlikten öyle geçiriyor. Gözünüz, parmak iziniz ya da avuç içiniz ya da astroloji haritanız bile herkesin kendisine özgü. Bu farklanmalar şöyle bir an içerisinde de oluşmuyor.  Sadece genetik de değil dinamikler; olaylar, geçmiş hayatlar, atalar, ataç varlıklar, varlıksal ihtiyaçlar, süreçler bu dinamikte yer alanlardan bazıları.

            Peki ölümün arkasından neler oluyor? Ölüm dediğimizde, fiziksel bedenimizi terk ettiğimiz, artık son nefesimizi verdiğimiz, son kalp atışımızın gerçekleştiği ve bu beden maddesini bıraktığımız anı nitelendiriyoruz. Ölüm ardından bizim varlığımız aslında ne yapıyor? Daha serbest bir boyuta geçiyor. Ölümün tam o andaki tanımını burada İlâhî Nizam ve Kâinat belirtmiş. “Beden ölünce ne olur? Beyin hücrelerinin varlıkları, bedenlerini, yani enkarne oldukları beyin hücrelerini terk ederler, fakat dağılmazlar. Çünkü artık bedeni terk etmesi icap eden varlık onlar üzerindeki tesirini bedeni bıraktıktan sonra bile kaldırmaz.”

            Demek ki, bizim bedenimizde bir tesir örgüsü var. Bizim varlığımız, gerçek ruhsal varlık beden içerisinde değil. Aynı bir endüksiyon tarzında tesirle maddesel bedeni yönetiyor. Ona tesir yolluyor. Aynı bir elektrik akımı gibi, akım olduğunda hayat var. Ama fişi çekince yani tesir akımı bitince canlılık da sonlanıyor.

            Bakın beyin hücrelerindeki varlıklardan bahsediyor. Yani aslında müthiş bir organizasyon var. Şu bedenimizin içerisinde biz sadece tek olduğumuzu düşünüyoruz. Oysaki beyin hücrelerimizde bizim beynimizdeki sinyalleri, oradaki değerlendirmeleri ve orda oluşan etkileri kodlayan, onları yönlendiren, gelen tesirleri zihne aktaran yapıyı kontrol ediyor.

            Varlığın tesirlerini bize aktaran en güzel yol rüyalarımızdır. Rüyaların da değişik çeşitleri var. Bilinçdışı rüyamız vardır, o gün olanlardan etkilendiğimiz şekilde rüyalar... Aynı zamanda işte bedenimizin yarattığı çok yemek yiyip de yatmışız bedenin gönderdiği sinyaller var. Bir de ruhsal dünyanın göndermiş olduğu daha yüksek tesirler var. Bütün bunlar aslında nasıl oluyor? Beyin hücresi varlıkları tarafından alınarak onlar tarafından değerlendiriliyor ve bize aktarılıyor.

            Ve ne diyor? Beden ölmesine rağmen bu varlıklar ne yapmazlar; dağılmazlar ve bir süre varlıklarını devam ettirirler. Bunu en iyi nerede görüyoruz? Regresyon çalışmalarında geçmiş yaşamlara gittiğimizde kişiyi ölüm anına götürürüz. Ve ölüm anına gittiği anda işte son duygusunu ve son düşüncesini sorarız.

            Şu dünyada neyi bitirmemişsiniz, ne yarım kalmışsa bunu taşıyorsunuz.  Ve bitirmediğimiz işler bizim o ölüm anındaki son noktada duygu ve düşünce olarak toparlanıyor. İşte beyin hücresi varlıkları bütün pişmanlıklarınızı, yarım bıraktığınız, yapamadığınız ne varsa bunları tutuyor, saklıyor.

            Yarım kalan, yapamadığım veya bitiremediğim şey ne demek? Ancek bir şeyi yapmayı planladıysam  onu yarım yapma ya da yapmama gibi kavramı olmuştur. Demek ki planlanan bir süreç var burada. Ve aynı zamanda ne oluyor? Beyin hücresi varlıkları bu tesirleri kaldırmıyorlar. O varlıkların manyetik alanlarına göndermeye devam ediyorlar.

            Spatyomun  ilk zamanlarında bir varlığın kendi ruhundan gelen tesirler dışında da yukarıdan, aşağıdan ve çevreden gelen bütün tesirler ve bağlantılar kesiliyor. Aşama aşama baktığımızda şunu görüyoruz. Öncelikle ölümle birlikte varlığımız  da bir serbest kalma var. Ruh bedenin içerisinde değil, özgürleşen ruh değil. Varlık serbestleşiyor ama varlığın serbestleştiği şey nedir? Bedenin günlük tesirlerinden beş duyudan serbestleşiyor. Bedeniniz fiziksel bir acı taşımıyor. Karnınız artık  acıkmıyor.

            Yaşadığımız zaman bedenin belli bir duyu alma kapasitesi var. Gözümüzün belli bir görme alanı var ve görme alanındaki o değerlendirmeleri o alan içerisinde yapıyoruz. Ölümle birlikte bütün bu algılar kesilmiş oluyor. Aynı bir endüksiyon bobininde meydana gelen durum gibi, manyetik alanlarla sağlanan etkileşim ölüm anında dünyadan gelen tesirlere karşı kapanıyor. Ruh ve maddenin iç içe olmadığını ve evrende meydana gelen hareketin asli tesirin ünite’den süzülmesiyle ve madde içine yayılmasıyla meydana geldiğini kitap ile birlikte öğrenmiş olduk. Her kademede bir varlıksal görünüm söz konusu. Beynin dahi her bir hücresinin varlığı olduğu anlayışı bize varlık hakkında çok geniş bir perspektif getirdi. Pek çok şey daha derinden açıklıyor. Yaşamın hafızasının -beynin değil- nasıl da kaydedildiğini ve yok olmadığını, beyin hücrelerinin fonksiyonu ile anladık.

            Artık varlık dediğimizde öte alemden görünen ölü varlıklar ya da uzaylı varlıklar diye algılamıyoruz, ne yapıyoruz bir kere kavramlarımızın içerisinde varlık kavramımız çok daha genişliyor. Demek ki bizim içimizde beynimizde öyle sistemler ve sistemlere öyle tesir eden varlıklar var ki beyin hücrelerimizi daima yönetiyor, yönlendiriyor. Ve gelen tesirleri alarak sanki bir işlemci gibi çevirmesini sağlıyor.            

Eğer biz dünyadaki tamamlamamız gereken birtakım şeyleri tamamlayamamışsak; örneğin en temel gene İlâhî Nizam ve Kâinat’ın öğrettiği, açıkladığı şeylerden birisi, vicdan konusunda birtakım şeyleri daha sindirememişsek, biraz daha sabrı öğrenememişsek, sevgiyi tam olarak deneyimlememişsek, planlarımızdan belli bir noktada vazgeçtiysek, insanlık aşamasını bitirmiş olmuyoruz ve sevgi realitesine direkt geçemiyoruz. O zaman tekrar dünyaya gelme durumu doğuyor.

            Fiziksel olarak bedenimizi terk ederek bu dünyadaki aldığımız şeyleri nasıl değerlendiriyoruz, nasıl bir süreç geçiriyoruz ve tekrar dünyaya gelmeye nasıl hazırlanıyoruz? Zaten burada işimiz bittiyse tası tarağı topladıktan, enerjileri ve döngüleri aldıktan sonra ne yapıyoruz? İdrak farklanmasına göre oluşan bu süreyi kısaltabiliyor ya da uzatabiliyoruz ve yarım kalan işlerimizi bitirmek üzere de buraya geliyoruz. Kitapta da dediği gibi, “Bir insan idrakinin, insanlığa ait üst sınır çizgisine varabilmesi için geçirmesi gereken hayatların miktarı, bir sürü özgürlükler ve sınavlar yüzünden her ne kadar kesin olarak söylenemezse de bunun ortalama 500-700 bedenlenmeyle sınırlı olduğu bir olgudur. Bu rakamın kesin olarak söylenememesi de gayet doğaldır. Nitekim, düzgün ve planlı olmasına rağmen insanın bir tek hayatının bile yazgı zorunlulukları yüzünden ne kadar devam edeceğini kesin olarak ifade etmek mümkün değildir. Yine aynı sebeplerden dolayı insanların planlarını uygularken, ne zamanda hangi gelişim kademelerine ulaşacaklarını da çok öncelerden kestirmek olanaksızdır. Çünkü burada varlığın çabalarının -kendisine tanınmış bazı özgürlükler sonucunda- onun eline bırakılmasıyla, o çabaların yazgı planınca takdir edilecek sonuçlarının daima değişebilmesi bu olanaksızlığa sebep olmaktadır.”

            Demek ki tek bir hayatın içinde dahi oluşturacağımız idrakler yaşam süremizi etkiliyor.

            İnsan varlığı ölüm olunca ne oluyor? Ölüm meydana geldiğinde gelen tesirlerden soyutlanıyor, yani bütün şalterler kapatılıyor. Ve bunun da çok önemli bir sebebi var. Bize gelen tesirleri söylemiştik, hani o rüyada nasıl geliyorsa tesirler, biz birbirimize şu anda tesir veriyoruz. Öte alemden işte varlıklardan tesir alıyoruz, güneş sisteminden tesir alıyoruz, yıldızlardan tesir alıyoruz, şu andaki manyetik alanlardan tesir alıyoruz ve bu süreçte ne oluyor, ölümle beraber bütün bu şalterler iniyor ve varlık tamamen tesir mekanizmasına kapanıyor. Yani her şey kapandı. Bunun önemli bir sebebi var bizim hayat planı uygulamamızı yapabilmemiz için önce kazandığımız şeylerin muhasebesini yapmak, bunu da tamamen sindirmemiz gerekiyor. Burada öğrendiğimiz aldığımız neyi yaptık neyi veremedik, yani ne yapıyoruz? Külahımızı çıkarıp önümüze koyuyoruz ve ondan sonra bakıyoruz; ben neyi planlamıştım neyi elde etmek istemiştim, hangi yollarda nerede saptım, nerede neyi beceremedim? Nereyi de iyi yaptım? Belki de bir şeyi o kadar iyi yaptım ki bazı karmik döngüleri, neden ve sonuç döngülerini yaşamama gerek kalmadı. Elbette bunu dünyasal düzlemde değerlendirmek imkansız. Ancak yüksek öz varlığım ve vazifeli varlıklarla yapılan değerlendirmeler sonucu çabalarımızın yazgımızı değiştirebileceğini öğrenmiş olduk.

            Ölüm anıyla birlikte, bu bütün tası tarağı ortaya koyduğumuzda tüm deneyimlerimiz içerisine bakıyoruz, hayat deneyimimiz içinde kazandığımız şeylerin muhasebesini yapıyoruz ve ondan sonra bütün bunları sindirme sürecine geçiyoruz. Ve arkasından kendimize mal etme, yani varlığa mal etme, hani o bizim değer farklanmamızı yaratacak şekilde varlığımıza geçirme sürecine geçiyoruz; ki geçmiş yaşamların ve en son yaşamımızın kıyaslanması, muhasebesi sonucu elde edilen, süzülen bilgiler öz bilgiler olarak adlandırılıyor.

            Bir yaşam bilgisi ne kadar kendi varlığınıza işlemişse, ne kadar siz onu deneyimlemişseniz, köküne kadar onun içine girmişseniz o kadar sizin varlığınıza dahil oluyor. Bazen bir olayı kişi bir kere yaşadığında onu anlar, idrak eder. Bir diğeri de on kere, yüz kere yaşadığında kafasına işlemez. Yukarıda da belirtiğimiz gibi, dünyada insanlık realitesine, olgunluğa ulaşmak öyle kolay kolay oluşacak, birden başmakları atlanacak bir şey de değil. 500 ile 700 kere dünya üzerine bedenlenmelerden bahsediyor. Yani düşünün, kimi zaman anne karnındayken bir hücre olarak, döllenmiş bir yumurta olarak, iki aylıkken düşerek, kürtaj olarak ya da annemizin karnında ölerek, kimi zaman 80-90 yıl yaşayarak, kimi zaman gençliğinde veya üç yaşında ölerek deneyimler yaşıyoruz; o kadar bir çeşitlemesi var ki olaylar döngüsünün…

            Bize gelen bu bilgilerle regresyondan gelen bilgiler gerçekten örtüştü. Sadece insan bedenindeki hayatları değil, İlâhî Nizam ve Kâinat aynı zamanda beyin hücrelerini anlatıyor. Beyin hücreleri bu işleri yapa yapa öyle bir duruma gelirler ki bir insan organizasyonunu yönetebilir ve insan formunda da doğabilirler, diyor. Aynı şekilde taş ve maddeden nasıl bitkilere, bitkilerden hayvanlara geçen, arkasında evrende bir insan organizmasını yönetecek seviyeye kadar başka düzlenmelerde geçirilen deneyimlerden -bir silsileden- bahsediyor. Biz bunları önceden çok fazla bu kadar net çerçevelerle çizmezdik. Özellikle Hint inancında da vardır -tenasüh de denir- hani cezalandırılmak için hayvan olarak tekrar doğmak...