Arketip Nedir?

Arketip Nedir?


İnsandan Daha Yüksek Bir İnsan

ve

Dünyadan Daha Yüksek Bir Dünya

                Arketip, (Yun. archaios: eski; typos: örnek) "Bir tür ya da türler grubunun varsayılan atasal tipi."* Eşyanın yüksek ve üstün örneği, ilk numunesi anlamına gelmektedir. Bilinen düşün tarihinin en eski zamanlarından beri insanların farklı dillerde farklı kelimelerle tasvir etmiş, kullanmış olduğu bir kavramdır. Arketip ya da diğer bir adıyla ideanın maddesi bu dünya maddesinden değildir ve onu anlamak ancak yüsek zihinsel çaba ve sezgilerle mümkündür.

            Eski Yunan'da Sokrates, hayatı anlayabilmenin bir yolu olarak felsefesinin ve hayatının temelini "bilmemeye" dayandırdığı bir yöntemle yaşamıştır. Sokrates, ahlak ve hayat hakkında çizilmiş her sınırın ve her yargının geçerliliğini, sorduğu sorularla çürütmüş ve belli bir mantık dizgesinden insan zihnini çıkartmak için mükemmel bir uygulama oluşturmuştur. Hayatın anlamının ve yargıların "bilinmezliği" ile birlikte dengeli ve ahlaklı bir hayatı da savunmuş olması, denge ve ahlakın sınırları çizilebilecek belli bir dünyasal ölçütü olmadığı ve insanın her ne yaparsa yapsın bunu dengeli ve ahlaklı bir biçimde yapabileceği gerçeğine bir kapı açmaktadır. Yani aslında belli hareket biçimlerine dayandırılan, bazı görünüşlerle sınırları çizilerek gösterilen ahlak, gerçek ahlak olamazdı. Çünkü gerçek ahlakın görünebilir "bir şekli ya da biçimi" yoktu. Onu herkes başka bir biçimle yaşayabilirdi. Onun sınırlarını çizmeye çalışan herkes yanılıyordu, yapılabilecek tek şey onun sınırlarını ve gerçeğini asla bilemeyeceğimiz gerçeğini kabul etmek ve onu "yaşamaktan" geçiyordu.

            Sokrates'in öğrencisi olan ve onun  ölümünden sonra onun görüşlerini, bilgeliğini aktarmaya çabalayan Platon, Sokrates'in anlattığı bu bilinmezliği başka bir kavram ortaya atarak açıklamaya çalışmıştı; idealar... İdea, bütün varlıkların ona uygunluk gösterdiği bir ilk örnekten bahseder. Bu örnek, madde değildir. Başkalaşım ve değişimden uzaktır. Eşya bunların kopyalarıdır. Tanrı eşyaya bu ilk örneklerine göre şekil vermiştir. Yaratılıştan önce Tanrı'nın biliminde var olan bütün eşyanın imajlarıdır bunlar. Dünya maddesi ya da anlatımıyla belli bir maddesi olmayan bu imajların her madde ve hareketle ortaya çıkabilmesinin mümkün olduğuna dair bir yaklaşımı olanaklı kılan bu anlatım, Sokrates'in "asla ulaşılamayacak olan gerçeklik" tezinin kuramsal olarak toparlanmış hali gibi görünmektedir. İdealar, elle tutulabilir şeyler değildir ama her şey onlara uygun olarak şekillenir. Dünyasal anlamda asla ifade edilemeyecek olması ve her şeyin bu gerçek olan asıllara göre şekilleniyor oluşu, onların anlamsal olarak ulaşmanın mümkün ancak biçimsel olarak tek ve değişmez bir biçimde yani kendi orijinal hallerinde gerçekleştirmenin ve dünyada var etmenin mümkün olmadığını göstermektedir. Öyleyse idealar, tam ve gerçek bir dünyasal görüntüleri olmayan ancak dünyasal süreçlere ya da maddelere yansıyabilen bir özelliğe sahiptir.

            Biraz daha yakın tarihe geldiğimizde İsviçreli psikiyatr, derinlik psikolojisinin kurucularından biri sayılan Carl Gustav Jung, psikoloji bilimi altında, kendi terapi yöntemi dahilinde kullandığı bazı kavramlar tanımlamıştır; kolektif bilinçaltı, kişilik gölgeleri ve arketipler. Arketipler, "başlangıçtan beri var olan imgeler" ya da "kolektif bilincin hakimleri" olarak tanımlanıyor Jung tarafından. (Burada Jung'un psişe sistemine pek girmeden, daha çok "arketip" kavramı üzerinden devam edeceğim için Jung'un bilinç ve psişeyle ilgili sistemini başka bir yazıda daha detaylı inceleyeceğim.) Arketipler, her insanın doğuştan getirdiği ve ilk insandan bu yana insanlığın deneyimlerinin kayıtlı olduğu kolektif bilinçaltında mevcut olan yapılardır. Kolektif bilinçdışını oluşturan bu değerler nötrdür ve olumlu ya da olumsuz gibi bir yargıyla algılanamazlar. Bir bilinçle temas ettiklerinde güç kazanırlar ve belirli biçimlerde bilinci güdülerler. Arketipleri daha iyi anlamak için alınabilecek örnek mitsel kahramanlardır. Onlar arşetiplerin temsilcileridir ve belli arşetipleri ifade ederler. Efsaneler ve mitler, cesaret, doğum, ölüm, cinsellik gibi kolektif bilinçdışında nötr olarak var olan değerleri belli bir kültürün ya da bilincin değerleriyle tetikleyerek hareketli ve canlı hale getirir. Bu, kültürle güdülenmiş arketipler nötr hallerinin bir yansımasıdır ve Jung'a göre arketiplerle temas kurulmasını sağlayan bu hikaye ve kahramanların insanlar üzerinde iyileştirici etkileri bulunmaktadır. Jung kendi terapilerinde bu arketiplerden faydalanır ve arketipsel yaklaşımı insan bilincine yön veren güdüleri anlamak için bir pusula olarak kullanır.

            Arketipsel anlatıma bir örnek de Kur-an'dan verilebilir. Bakara suresinin 30-37 ayetleri arasında ilk insan olan Hz. Adem'e Allah'ın gaybından (görünmez anlaşılmaz yani akıl ve beş duyu ile algılanamaz alem) eşyaların isimlerini öğrettiğini anlatır. İdea ya da arketiplerin özelliklerine uygun olarak burada Hz. Adem'e Rab tarafından verilen bilgi de aslında saklı bir alemin bilgisidir. Üstelik bu bilgi İslam dininin cennet olarak tasvir ettiği tanrı katında verilmiş ve oraya ait bir bilgidir. Hz. Adem bu bilgiyi aldığında cennette yani mükemmelliğin, kusursuzluğun, tamlığın, tanrının katında bulunmaktadır ve ilk insan olarak bu mükemmelliğin katında bulunmasıyla kendisi de bir arketipi, insan ideasını (ilk, atasal örnek) ifade etmektedir. Bir ideanın-arşetipin özelliklerine sahip olarak henüz mükemmel ve tamdır, "günahsızdır." Ancak daha sonra yasak ağaçtan elma yiyerek mükemmelliğini yitirecek, dünyaya gönderilerek bir bedenle yaşamak zorunda kalacak ve idealar-arketipler boyutu olan "cennetten", onun yalnız yansımalarının bulunduğu, insanın bir ideayı ancak yansıtabileceği ve aslına sahip olamayacağı yeryüzüne indirilmiştir. Buradaki hikayede nefs, günah vs. Hz. Adem'i kendi ideasından ayıran unsur olmuştur. Yani insanın kusurlu olarak bilinen ve manevi sistemlerce terbiye edilmeye çalışılan nefs, insanın ideal formuna ulaşmasının önündeki engel olarak görünmektedir. Bunun yanı sıra Sokrates, Platon ve Jung'un bahsettiği düzeneğe oldukça benzemektedir.

            Arketipler ya da idealar, ortak bir dille ifade edilirse, bir oluşun kusursuz ve nötr hallerini anlatırlar. Birçok çok tanrılı antik dinsel inanışta, her bir tanrının ifade ettiği süreçler de arşetip ya da idea kavramıyla oldukça uyumludur. Bu dinlerde her tanrı belirli bir konuya sahiptir (örneğin, savaş tanrısı, aşk tanrısı, bağ bozumu tanrısı vs.) ve kendi konusunda eksiksizliği ve mükemmelliği ifade etmektedir. İnsanlar bağ bozumu zamanlarında bu sürecin verimli ve iyi geçmesi için onun en mükemmel halinin ifadesi olan Dionysos ismindeki bağ bozumu tanrısıyla irtibata geçmeye çalışırlar. Bunun için törenler düzenlenir, adaklar adanır ya da temsiller yapılır. Amaç bu "kusursuz ilk hal ile" temas kurabilmektir. Böylece kendi süreçleri de iyileşecek ve olabildiğince "kusursuz" olacaktır. Tanrı ismiyle anılan bir ilksel hal, bir idea ya da arketip, bağ bozumu sürecine yansıyacaktır. Bu yansıma tanrının bizzat kendisi değildir ancak onun sahip olduğu etkinin harekete geçmiş halidir. Bu anlamda bakıldığında Jung'un iyileştirici arşetipleri antik çok tanrılı dinlerin kullandığı aynı mekanizmayı kullanır.

            Bahsedilen tüm bu süreçleri anlayabilmek ve bunların imkanlarına sahip olabilmek için öncelikle farkına varılması gereken bir ayrım vardır. Sokrates'in ekarte etmek için sorular yöntemini kullandığı, Platon'un mağara benzetmesi ve idealar tanımıyla aşılması için bir aralık yarattığı, bir noktada sorularımıza cevap vermeyi bırakan dünyasal, nedensel mantığın ötesindeki mevcudiyeti anlayabilmek; kaba ya da yüzeysel olarak tanımlayabileceğimiz nedensellikten ayırabilmek ve kaba nedenselliğin üstündeki daha derin nedenselliğe açılabilmek.

            Bu derin nedenselliği Jung, Eşzamanlılık kitabında şöyle anlatır:  "Eşzamanlılık ilkesi nedensel olarak ilişkisiz olguların karşılıklı bağlantısı ya da birliği olduğunu varsayar. Böylece de varlığın bölünmez bir yönü olduğunu kabul eder. Bu yön unus mundus (bir dünya) olarak betimlenebilir. Bu ilke, derinliği ölçülemeyen bir uçuruma köprü kurar. Söz konusu uçurum, tini doğadan, gövdeden ayırmaktadır."

            Bu noktada neden idealar ya da arşetiplerle ifade edilen boyutun önemli ve anlamlı olduğuna dönmek istiyorum. Bu durumun bilgisinden çeşitli bilinç durumlarında çeşitli faydalar edinmek mümkün. Anlam katmanları derinleştikçe imkanların genişlemesi, varlıksal genişliğin elde edilmesi söz konusu olacaktır. Öncelikle fiziksel anlamda yüzyıllar boyunca bu arşetipsel, ideal, tanrısal boyutun gücü her türlü sorun ya da hastalık için bir şifa kaynağı olmuştur. Gerçekten irtibat kurulduğunda tam ve mükemmel olan bu kaynak fiziksel katmanda tıkanmış ve iyileşmeye ihtiyaç duyan bir benliğin sorunlarına da çare olacaktır. Psişenin vücutla olan bağlantısı artık bilimsel olarak da kabul edilmekte ve vücudun etrafında var olan manyetik alanın zihnin, düşüncenin ya da bir üst boyutun ince maddesinden etkilenerek değişime uğradığı gerçeği bilinmektedir. İster tek başına ister bir rehber eşliğinde bu üst katmanların gücünden faydalanmanın mümkün olması, bu arşetipsel sürecin fiziksel boyutunu anlatmaktadır.

            İkici katmanda düşünsel ya da anlamsal boyutu karşımıza çıkar. Sonlu olan bir yaşamdan sonra yaşamlarımızın nereye bağlanacağı bilgisi devam eden hayatımıza anlam katabilmemiz için mutlak gerekli olan bir unsurdur. Sorgulama ve zihnin bir cevap alma isteği içinde olacaktır.

            Ve üçüncü olarak varlıksal-ruhsal boyutta sezgilerimiz, hislerimiz bizi varlığın daha geniş imkanlarını yaşama arzusuna döndürecektir. Coşku, neşe, mutluluk gibi ifadeleri olabilecek bu varoluş durumunu arzulayan ya da yaşayan yanımız, kusurlu olandan kusursuz olana doğru çekilecektir. Bu noktada düşünmek, istemek ya da hayal etmekten öte bu bir yaşam deneyimine dönüşecek ve Latin edebiyatının ünlü bir dizesi olan "Carpe diem" (an'ı yaşa) ya da Andre Gide'in tanrı düşüncesi yerine koyduğu coşkunluk deneyimine dönüşecek ve "Onu düşünmekten" "O olmaya" doğru evrilecektir. Bir ideayı ya da arketipi düşünmekten bir idea ya da arketipe dönüşmeye giden yoldur bu. Kusursuz olanın niteliklerinin kusurlu olan mevcut halimizde canlandırılarak -uyandırılarak- tanrılaşma ya da tamlaşma, iyileşme ve birleşme olarak tanımlanabilecek bir noktaya taşınması...

            Bütün bu yaklaşımlar bizim tanımladığımız insanın ötesinde ve üstünde bir alanın, daha üst ve tamlıktan bahsedebileceğimiz bir alanın varlığına yönelmişlerdir. İster pratik bir nedenden, fiziksel ya da ruhsal tedavi ihtiyacından kaynaklansın, ister bir hassasiyet ya da varoluşa dair bir meraktan ileri gelsin, yöneleceğimiz nokta kendi var oluşumuzun bir üst katmanı olan bu ideal var oluşların alanı olacaktır. Varlığımız daima bir nedenle, kendisinin bir üst ifadesine doğru gitmek isteyecektir. Bu dünyada ortaya çıkacak bütün sancısı, acısı ya da mutsuzluğunun tek nedeni yükselme ya da tamlaşma diye nitelendirebileceğimiz çabası olacaktır.


Kaynakça:

(1) Jung, C.G. (2009), Eşzamanlılık Nedensellik Dışı Bağlayıcı Bir İlke, İstanbul: Biblos Yayınları.

(2) Jung, C. G. (2001), Dört Arşetip, İstanbul: Metis Yayınları.

(3) Gide, Andre (1959), Dünya Nimetleri, İstanbul: Varlık Yayınları.

(4) Türkiye Diyanet Vakfı Meali (2013), Kur-an'ı Kerim.

*Alıntı: TDK, Büyük Türkçe Sözlük, 2013.