Heykeller, Rüyalar ve Ruhsal Hiyerarşiler: Paskalya Adası’nın Kalıcı Gizemleri

Heykeller, Rüyalar ve Ruhsal Hiyerarşiler: Paskalya Adası’nın Kalıcı Gizemleri

Paskalya Adasının ortadan kaybolmuş uygarlığının ve dev heykellerinin yarattığı bulmacaların, bu çorak, volkanik adanın komşu adalardan yalıtılmışlığı nedeniyle arkeoloji açısından eşi benzeri yoktur. Son arkeolojik kanıtlar, adanın ilk yerleşimcileri olan, Polinezya’dan gelen kaşiflerin yaklaşık 1.200 yıl önce kendilerini subtropik ormanlarla dolu, bir kaç düzine kuş türü içeren ve hiçbir vahşi hayvanın yaşamadığı bir adada bulmuş olduklarını işaret etmektedir. Burada çoğaldılar, gelişitler ve gelişkin bir ekonomiyi ve karmaşık bir politik sistemi çağrıştıran bir tarzda kaynak dağıtımı yaptılar. Kendi Polinezyalı atalarının taş oymalarını taklit ederek, platformlar üstüne giderek daha büyük taş heykeller dikmeye başladılar; rakip kabileler güç ve zenginlik gösterileri ile birbirlerini geçmeye çalışmaktaydılar.

Adaya “Rapa Nui” (Büyük Ada) adını verdiler çünkü Polinezya’nın başka bir yerindeki “Rapa Iti”ye, yani “Küçük Ada”ya benzemekteydi. Adaya verilen diğer geleneksel isimler arasında “Te Pito o Te Henua” (Dünyanın Göbeği) ve “Mata Ki Te Rani” (Göğe Bakan Gözler) de vardır (Gray, 2004; Van Auken, 2005). Ama nüfus artarken, ormanlar yeni ağaçlar daha yeterince büyüyemeden hızla kesildi ve bir zamanlar bereketli olan ağaçlar yakıt olarak, kano, ev ve dev taş başların taşınması için kullanılan araçların yapımında kullanıldı. Adaya özgü hayvan türleri olmadığından, giderek artan nüfus adadaki kuşları ve böcekleri, ayrıca ilk yerleşimcilerin kayıklarına saklanarak gelmiş farelerin torunlarını da tükettiler. Denize açılacak kanolar için tahta kalmayınca, avlanan balık sayısı azaldı; erozyon ve ormanlık alanların yok olması tahıl üretimini de kötü etkiledi. Düzensizlik baş gösterdi, kabileler birbiriyle savaşmaya ve bu arada, birbirlerinin heykellerini devirip kirletmeye giriştiler. Hollandalı kaşifler 1772’de adaya vardıklarında, bir zamanlar bereketli olan ada artık çorak ve ıssızdı. Geride kalan sakinleri ise şiddet, açlık ve yamyamlığın pençesindeydiler. (Diamond, 2005, bölüm 2).

Aralık 2003’te, Paskalya Adasını birinci elden gözlemleme şansına sahip olduk; orada bir hafta geçirdik ve beş arkeolojik tura katıldık. Bu makale, bu uzak adaya ilişkin izlenimlerimizi ve bu adanın hem arkeologlar ve tarihçiler tarafından çözülen hem de hala çözülmemiş olan gizemlerini ele almaktadır.

 İki Efsanevi Rüya

 Paskalya Adasına pek çok isim verilmiştir. İspanyolcada, Hollandalı kaşiflerin adaya bir Paskalya günü çıkmış olmalarına atfen, “Isla De Pascua” olarak bilinir. Kaptan Cook 1774’te Paskalya Adasına kısa bir ziyarette bulundu; yanında bir Tahiti yerlisi vardı ve adadakilerle konuşup, Cook’a onların Polinezya kökenli olduklarını söyledi. Daha sonraları yapılan DNA testleri de bu iddiayı doğruladı. John Flenley ve Paul Bahn (2002) Rapa Nui’nin “bir zamanlar keşfedilmiş ve dış dünyayla bağlantılarını sürdürebilmiş” oluşunun inanılmaz denilecek kadar küçük bir ihtimal olduğunu vurgulamaktadır. Paskalya Adası dünyadaki en uzak yerleşim yeridir; en yakın kara parçası 4.140 km doğusunda kalan Şili ve 2.340 km batısında kalan Pitcairn Adasıdır. Adanın ilk keşfedilişi efsanelerde ve sözlü gelenklerde üstü örtülü bir gizem olarak kalmıştır, buna rağmen Jared Diamond (2005) Polinezyaların, kara görünür değilken bile (örneğin, deniz kuşları sürülerini gözlemleyerek) bir adanın yerini gözlemlemeyi bildiklerini belirtir.

Dolayısıyla, Rapa Nui’nin keşfedilmesi kazara değil de, önceden planlanmış olabilirdi. Rapa Nui ismi hem adada konuşulan dilin, hem adanın hem de ada halkının ismidir. Efsaneye göre, Hiva ülkesinden bir Polinezyalı idareci olan Hotu A Matu’a (“Büyük Ebeveyn” olarak çevrilir) yerleşim için uygum olabilecek bir “büyük ada”nın rüyasını görür. Bu olayın M.S. 400 yüzyıl civarında, Hotu’nun bu adanın yerini bulmaları için yedi denizciyi göreve yolladığı söylenir. Denizciler başarılı olunca, Hotu kendi geniş ailesini bu adaya taşımaya karar verir. Kadim bir mezardan çıktığı düşünülen sazların radyokarbon tarihlemesi MS 318’i göstermiştir (Gray, 2004) ama daha sonraki veriler bu sazların insan faaliyetlerinde kullanılmadığını göstermiş, kömürleşmiş tahtalar üstünde yapılan tarihlendirme MS 900 tarihini vermiştir (Diamond, 2005). Yakın tarihli bir radyokarbon verisi ise MS 900 tarihini geçersiz kılmış ve adaya daha sonraları, MS 1200’lerde yerleşilmiş olduğunu önermiştir. (Hunt & Lipo, 2006). Bu uygarlığın yükselişine ve çöküşüne dair kültürel, ekolojik ve demografik süreçleri anlamak için güvenilir bir kronoloji çok önemlidir. Adaya yerleşilmesinden kısa süre başlamış olduğu anlaşılan bu devasa mimarilere çok büyük zaman ve enerji hasredilmiştir. Dolayısıyla, bir zamanlar gelişip büyüyen ama ekolojik bir felaket yaşayan bu yalıtılmış uygarlığın izini sürmek önemli bir çabadır.

Yerleşimin tarihi her ne olursa olsun, Hotu A Matu’a ve toplumunun, biri kendine, diğeri de kızkardeşi Ave Rei Pua’ya ait olan iki gemiyle bu yeni karaya yelken açıklarını anlatan efsaneler vardır. Geleneklere göre, bu kanolarda en az 100 kişinin yanısıra içme suyu, evcil kuşlar, (daha sonra nesli tükenen domuz ve köpek gibi) hayvanlar, tohumlar, kesilmiş ve bütün bitkiler ve yeni bir yerleşim için gereken diğer malzemeler de taşınmıştı. Günümüzde, bu efsanevi yedi denizci Ahu Akivi olarak bilinen bir yerde, kıyıdan uzak bir tepede dikilen anıtla anılmaktadır. Pua Aroa Hoa olarak bilinen bu ilk efsaneler ve gelenekler, 20. yüzyılın başında Rapa Nui dilinde yazılan bir elyazmasında toplanmıştır. Bu belge, Hotu A Matu’a’nın tarihini, atalarının yaşadığı ülke olan Hiva’dan ayrılmasına yol açan koşullar da dahil olmak üzere, ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Hotu’nun babası Kral Ariki Matu’a’nın idaresi sırasında, krallığın kahinleri bir gün toprağın yükselip, ardında felaket bırakacağını söylemişlerdi. Dolayısıyla, sonraki nesillere gerektiği anda kaçabilmeleri için kanolar yapıp, hazırda tutmaları öğütlenmişti.

Polinezya ruhlarından biri olan ve yeni bir kara aramak için doğuya bakan Haumaka’nın gördüğü rüyaya ilişkin bir başka hikaye daha vardır. Rüya gören bu ruh, ana adanın güney batı ucundaki adacıklar üstüne iner ve güney kıyıdan körfeze dek koşar. Hotu, Haumaka’nın rüyasındaki yeri bulup, halkını oraya yerleştirerek gelecek felaketten kurtulmaya karar verir. Bu ruh aradabir gelip Haumaka’nın uyuyan bedenini ele geçirerek Hotu A Matu’a ile konuşur. Bu konuşmalara kulak misafiri olan kahinler, Hotu’nun ardıllarına bu bilgiyi anlatarak onlara yol göstermeye devam ederler.

Fakat bu efsaneleri içeren el yazması, adaya ayak basan Hollandalı kaptanın çok önemli sorusuna yanıt vermez: adalıların ancak bir iki kişi taşıyabilecek türden “küçük ve su sızdıran kanoları”nı (Diamond, 2005) görünce, sayısı yüzü aşan Polinezyalının tohumlarını, tavuklarını ve içme sularını kendi ülkelerinden iki üç haftalık yolculukla varılabilecek bu adaya getirmeleri nasıl mümkün olabilir, diye düşünmüştü.

Bu soruyu; denizcilerin Şili’den geldiğini öne süren Thor Heyerdahl (1958) ve taş anıtların, kurtarılmalarından önce adada mahsur kalan uzaylılar tarafından yapıldığını iddia eden Erich von Daniken (1969) yanıtlamaya çalıştı. Ama Paskalya Adasının kültürünün ve dilinin Polinezyalı öncüllerinden kaynaklandığına, bu kültürün tek evcil hayvanı olan tavuğun tipik Polinezya tavuğu olmasına ve adada gün ışığına çıkartılan kafataslarının esasen Polinezya özellikleri sergilemesine dair kanıtlar bu her iki yazarın iddialarından daha güçlüdür. Dolayısıyla, aradan geçen yüzyıllar içinde Paskalya Adası sakinlerinin uzak deniz yolculuklarına ihtiyaç duymadıkları için atalarından gelen kano yapma becerilerini kaybetmiş oldukları sonucuna varmak daha mantıklı olabilir.

 Sosyal ve Ruhsal Hiyerarşiler

 Zirvedeyken, Paskalya Adasında tek bir üst şefin liderliği altında bütünleşmiş, yaklaşık on iki alt bölüm halinde yaşayan 30.000 kişiyi barındırmaktaydı (Diamond, 2004). Kayda değer miktarda arkeolojik kanıt bu kabile bölgelerinin bazalt, balık ve diğer yöresel kaynakları değiş tokuş ederek pekala birlikte çalıştıklarını göstermektedir. Kral Hotu A Matu’a’nın efsanevi iktidarından başlayarak toplumsal düzen net biçimde belirlenmişti. Bir kraliyet ailesi, dinsel aristokrasi ve askeri şefleri vardı. Hiyerarşinin daha alt kısımlarında ise öğretmenler ve sosyal piramidin en alt katmanını oluşturan halk vardı.

Aristokrasinin konumu, yaratıcı tanrıların torunları olarak, ilahi kökenlerinden beslenmekteydi. Rapa Nui’deki Ariki soyu, ilk erkek evlada adanın dinsel lideri veya baş rahibi olacak gücün verilmesi geleneğini yerleştirmişti. Arikiler gibi önemli adamlara varua denilen özel ruhsal güçler bahşedilir ve tapu denilen geleneksel kurallar tarafından korunurlardı.

Bir başka hiyerarşi ise ruhsal varlıklardan oluşmaktaydı. Yaratıcı tanrı olan Make Make her yerde mevcuttu ve varua’yı dünyaya getirmişti. İkinci düzeyde ise okyanusu, fırtınaları, köpek balıklarını ve diğer etkenleri içeren doğa kuvvetleri olan Aku Aku vardı.

Aku Aku’nun tariflerinden biri onun toprağın merkezinde, özellikle volkanik lavda olduğunu işaret eder. Uyuklamaktadır ama uyandığında, toprağı şiddetle tüketirdi. Dolayısıyla, Aku Aku’nun sakin kalması için özel törenler gerekliydi. Aku Aku’nun bu tarifi ne eril ne dişil, ne iyi ne kötüdür. Aku Aku’nun insandaki dengi ise kanda yaşar ve onun uyanıp felaketlere yol açmaması için benzer gereklilikler vardır. Bir diğer tarif ise Aku Aku’nun da tıpkı tanrı Make Make gibi her yerde mevcut olduğunu düşündürür. Bununla birlikte, bu tarifteki Aku Aku, Make Make’nin pozitif enerjisinin kötücül karşıtıdır. Ruhsal hiyerarşinin üçüncü düzeyi ise yaşayanlar adına ruhsal dünyaya müdahale edebilen ata ruhlarından oluşmaktadır. İnsanlar öldüklerinde varuaları veya ruhsal enerjileri var olmaya devam eder. Moia olarak adlandırılan büyük yapılar muhtemelen varua için bir kap olması amacıyla inşa edilmişti. Atalardan biri bir moiada yerleştiği andan itibaren, yaşayanlara destek sağlamayı sürdürebilirdi.

Ruhsal hiyerarşinin dördüncü düzeyi; ışıktan tutun da canlı insanlara kadar her şeyde var olan ise günlük varuaydı. Günlük varuanın bir tipi ise varua mai tai denilen, gün içinde bile dünya üstünde yürüyebilen bir rüya ruhudur. Bir diğer tipi ise hayvan yağından veya tatlı patateslerden hazırlanan özel bir yağa ve lambalarda kullanılan özel bir gazyağına verilen ismiyle varua moidir.

Varua terimi yalnızca ruhsal enerjileri değil, ruhlarla söyleşmek gibi ruhsal uygulamaları tarif etmek için de kullanılır. Sözel bir gelenek, çocuklara ata ruhlarıyla temasa geçmekte kullanacakları ilahileri öğretmek için kullanılır. Bu ilahiler, taş tabletler üsründe resmedildiği düşünülen dil olan kadim Rongo Rongo dilindedir. Bununla birlikte, ilahiler ile bu yazı arasındaki bağlantı kaybolmuştur. Dünyasal düşmanlara ve kötücül ruhlara karşı korunma, yaraları ve hastalıkları iyileştirmek için (hangi şifalı bitkinin kullanılacağına dair) öğüt alma, çatışmaları sonuçlandırmaya yardım etmeleri ve doğal afetler sırasında hayatta kalmalarını sağlama gibi çeşitli nedenlerle ruhlara başvuruluyordu.

Rüyalar insanlar ile ruhsal dünya arasındaki iletişim için önemli bir araç olarak görülmektedir ve rüya yorumunu tarif etmek için moe varua terimi kullanılır. Örneğin, biri rüyasında bir tanıdığının veya aile üyesinin uyuduğunu görmüşse, bunun o kişinin öleceğini gösterdiğine inanılır. Rüyaların, ruhsal dünyanın bir parçası olduğu düşünülür. Bu dünyada, ruhlar  her zaman insan formu almazlar, hayvan, hatta cansız nesneler bile olabilirler.

Kabilenin genç üyeleri varuanın çeşitli tiplerini içeren ruhsal uygulamaları öğrenmek için bir kabile yaşlısına gider. Yaşlılarla bu bağlantı, genellikle o yaşlının ölümünden sonra da devam eder çünkü söz konusu yaşlının özel yetenekleri varuayı denetleme ve kanallaştırma bilgisinin bir sonucudur. Moai yapıları yalnızca ölen yaşlıların varuasının korunacağı bir barınak olarak değil, bu ölen yaşlılarla iletişime geçmek isteyen yaşayan kabile üyelerinin dua ve dilekleri için bir odak noktası oluşturmak amacıyla inşa edilmiştir. Tamamlanan heykel söz konusu yaşlının canlı yüzünü temsil eder; adanın ve adada yaşayanların üstündeki varuayı korurlar. Bu taş yapıların gelişimi, ölen idareciler ve diğer yaşlılarla bu bağlantının zaman içinde nasıl geliştiğinin ve görmeye değer görsel sonuçlar ürettiğinin de bir örneğidir (Mena, 2002; Van Tillburg, 2004).

 Heykeller

 Paskalya Adasının taş devri kültürünün en etkileyici becerisi 838 adet moai, yani devasa taş heykel ve bunların bir kaçının ahu denilen platformlar veya sunaklar üstüne yerleştirilmesidir. Anlaşıldığına göre bunlar 10. ve 17. yüzyıllar arasında yapılmıştır; boyut ve stil açısından açık bir gelişim göstermektedirler (Mena, 2002). Dış dünyanın moailere ilişkin ilk kaydı, Roggeveen’in kaptanlarından biri olan Cornelius Bowman’ın günlüğüne düşülmüştür. Bowman, 8 Nisan 1722’de “Adada, kafir stilinde yapılmış bir kaç yüksek heykel gördük” diye yazmıştı.

Rapa Nui’nin kökeninin Polineza olması, bu heykellerin yapılmasına ilişkin motivasyonu kısmen açıklamaktadır: doğal kayalara kraliyet üyelerini onurlandırmak (ve bazen de gömmek için) çok büyük insan figürleri oymak Polinezya’da hayli yaygındır. Heykellerin yalnızca ölen asilleri anmaya değil, yaşayanları koruma amacına da hizmet ettiğine inanılır. Rapa Nui, Pasifik Okyanusundan 3.000 metre kadar yükselir; kıyılarını gelgit dalgalarından koruyacak doğal mercan kayalıklarına sahip değildir.

Bu heykellerin her biri diğerinden farklıdır; onlarcasının sırtında rütbe göstergesi olabilecek ayrıntılı kabartmalar vardır.

Bir moai ortalama 4 ile 4.5 metre boyunca ve yaklaşık 10 ton ağırlığında olmasına rağmen, yontulmuş en büyük heykel olan “El Gigante” (Dev) 20 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 270 ton ağırlığındadır. Bir taş ocağında bitirilmemiş halde yatmakta olan bu heykel, Paskalya Adasının muammalarından biridir. Acaba, egozantrik bir idareci tarafından mı ısmarlanmıştı? İşçiler onu kaldıramayacaklarını veya kıpırdatamayacaklarını anlayıp işi mi bırakmışlardı? Belki dik durması hiç planlanmamış; devasa bir taş yazısı veya cenaze heykeli olması istenmişti. Belki de Rapa Nui’nin çöküş devrinde yaşanan heykel dikme sürecinin sona erişi nedeniyle terk edilmişti (Mena, 2002; Flenley & Bahn 2002).

İlk moailer hayli küçüktü, doğal bir stildeydi ve yalnızca başı temsil ediyordu. Bu başlar, daha sonraki yontulardan daha yuvarlak ve daha az ayrıntılıydı. Başlar, köyler ile deniz arasında inşa edilen platformlara, yüzleri köylere bakacak şekilde yerleştirilirdi. Zamanla başlar daha stilize, daha uzun hale geldi ve tabanlarında kollar, gövde ve eller de yontuldu. Daha sonraları, muhtemelen saçları, tüylü başlıkları veya taçları temsil eden kırmızı tepe düğümü (pukao) içeren yeni bir stil başladı. Pukaolardan birinin çapı iki metredir ve yaklaşık 11.5 ton ağırlığındadır; bunu bir moainin üstüne çıkartmak büyük bir mühendislik mücadelesi gerektirmiş olmalıydı. Heykellerin platformlar üstüne nasıl çıkartıldığı tam olarak anlaşılamamışken, pukoaların bunların üstüne oturtulma süreci “gerçekten şaşırtıcı ve saygıdeğer bir mühendislik becerisi” ” (Flenley & Bahn, 2001) olarak görülmektedir. Göz yuvarları mercan dahil pek çok malzemeden; gözbebekleri ise genellikle obsidyen veya diğer taşlardan yapılırdı. Daha yeni tarihli moailer çok daha uzundur, daha ince gövdeleri ve daha ince başları vardır. Simaları daha uzatılmıştır ve alınları, tepe düğümlerini desteklemek için daha uzundur. Ayrıca bu heykellerde temsil edilen yaşlıların cinsiyetleri de muğlaktır.

Moailerin çoğu, havaya fışkıran lavlardan oluşan sarı-kahverengi kayalardan yontulmuştur. Lapilli süngertaşı olarak bilinen bu kayalar, Rano Ruraku süngertaşı olarak da anılır çünkü heykellerin yarısı, Rano Ruraku adıyla bilinen (bir ata ruhunun adı verilmiştir) bir volkanik taş ocağında bulunmuştur. Bu taştan yapılma heykellerin hepsi platformlara dikilmiştir. Bu heykeller, kırmızı veya gri maden cürufunden, bazalt, trakit ve daha sonraları kullanılan yoğun beyaz taştan yapılma 55 kadar moaiden çok daha büyüktür.

Adadaki devasa taş heykellerin yüzde doksanının kaynağı olan Rona Ruraku taş ocağı, dünyanın en olağanüstü arkeolojik alanlarından biridir. Diamond (2002) “Ziyaret ettiğim başka hiçbir sit alanı bende böylesine tuhaf bir izlenim oluşturmadı” der. Flenley ve Bahn (2001) ise moarileri yontanların merkezi bir gücün hakimiyeti altında değil de, adanın farklı kısımlarındaki nispeten bağımsız gruplar olduklarını öne sürmektedir. Bu pekala rekabetçi bir çaba olabilir; ve Rano Ruraku’da ve adanın diğer kısımlarında bitirilmeden bırakılmış çok sayıda maoileriyi de kısmen açıklayabilir.

Belki rekabetten belki sıkıntıdan, belki de adanmışlık duygularından dolayı tarihöncesi çağların halkları (Rapa Nui’de olduğu kadar, batı Avrupa’da da) kocaman kayaları kazıp çıkartmak, yontmak, taşımak ve dikmek için çok büyük zaman harcamışlardır.

 

Heykeller Nasıl Taşındı?

 

Rapa Nui kültürü metal araç gereçlerin nasıl yapıldığının ve tekerleğin bilinmediği bir Taş Devri kültürüydü. Bununla birlikte, bu kültür, ahşap levhalar üzerine kazınmış bir yazı geliştirmiş olduğu bilinen tek Polinezya kültürüdür. Yön bulma becerilerine ek olarak Paskalya Adası sakinleri, maoiler ve ahular incelendiğinde açıkça görülebileceği gibi, becerikli mühendislerdi.

Aşağıda, heykellerin taşınmasında kullanılmış olabileceği düşünülen yöntemler özetlenmiştir:

1)      Sürükleme. Akademik açıklamalarla da uyumlu bu önermeye ek olarak, tahta direkler ve kalasların kaldıraç olarak kullanıldığı öne sürülür. Bir Çek mühendis bir moainin dokuz tonluk bir kopyasını hazırlayıp bunu bir kızağa yerleştirdiğinde, otuz adam bile yerinden kıpırdatamadı. Çekişi kolaylaştırmak için tatlı patates ezmesi kullanıldığında işlem daha kolaydı; çekmek için yalnızca on adam yeterli oldu. Ancak bu girişimler, Rapa Nui patikalarından çok daha pürüzsüz olan yüzeyler üzerinde gerçekleştirilmişti. Diamond’un (2005) üzerinde değişiklik yapılmış “kano kürekleri” kullanıldığı şeklindeki önerisi, Pasifik bölgesinin başka kısımlarında kullanılan sürükleme aygıtlarıyla uyumludur. Sözel gelenekler de maoilerin yerlerine taşındıktan sonra kalaslarla desteklenmiş taş rampalar ile dikleştirildiğini savunmaktadır.

2)      Yürüme. Bu öneri, heykellerin dik tutulup bir uçtan diğerine yuvarlanarak ileriye itildiğini savunmaktadır. Nedeni, efsanelerde bu heykellerin kendi yerlerine “yürüdüğünün” anlatılması olabilir. Ancak bu yöntem heykellere (özellikle de burun bölgesine) zarar verebilirdi. Bir Amerikalı jeolog bir heykel kopyasını, kızak ayağı şeklinde oyulmuş iki kalas üstüne dikip, 25 adam ve iki ip kullanarak iki dakika içinde yaklaşık 45 metre taşıyabilmişti. Ancak bu yöntem iplerin kullanılmasını gerektirmektedir ve o zamanlar, ağaç kabuklarının bu amaçla kullanılıp kullanılmadığına dair bilgimiz şimdilik yetersiz olduğundan sorgulamaya açıktır.

3)      Taşıma. Son kazılar ve moai yollarının incelenmesi, bazı yazarların daha karmaşık açıklamalar önermesine yol açmıştır (Mena, 2002). Özel olarak hazırlanmış patikaların her iki yanı boyunca direklerin dikildiği ve heykellerin iplerle ve kaldıraçlarla taşındığı öne sürülmektedir. Bazıları denize taşınmış ve ardından gemilerle nihai mekanlarına götürülmüştü; gerçekten de tamamlanmış moailerin büyük çoğunluğu su kıyısına yakın yerleştirilmiştir. Bununla birlikte bu yerleştirme, heykellerin işlevinin koruma amaçlı idiyse, beklenebilir ve ayrıca, ipler, kaldıraçlar ve direkler içeren bir açıklama bol miktarda ip yapılabilecek malzemenin varlığını gerektirir.

4)      Varua. Bir kaç yazar (örneğin, Gray, 2004; Van Auken, 2005) becerinin dünyadışı varlıklara ait olduğunu söylemektense, bu devasa heykelleri kaidelerine taşımak için bir tür anormal enerji tipinin kullanıldığını önermiştir. Bu savlardan biri, heykellerin varua aracılığıyla sallara taşındığını ve kaideleri yakınlarında yine varua aracılığıyla kaldırıp yerleştirildiğini ileri sürer. Tuhaf olmasına rağmen, en azından bu öneri varua kullanma becerisini dünyadışı varlıklardan çok ada yerlilerine atfetmektedir.

 

Bu heykellerin tamamı için tek bir açıklamanın yeterli olması pek muhtemel değildir; farklı boyut ve stilde yontulan heykeller için farklı taşıma ve yerleştirme teknikleri kullanılmış olabilir. Gene de yol ve patikaların sürüklemeyi, kaydırmayı veya dikip yuvarlamayı ve hatta kızakları kolaylaştırmayan yapısı düşünüldüğünde, Flenley ve Bahn “heykellerin taşınması gizemi aynen sürmektedir” sonucuna varmışlardır.

 Heykeller Niçin Devrildi?

 1774’te Kaptan Cook, Rapa Nui’yi ziyaret ettiğinde moailerin çoğu ayaktaydı. Bununla birlikte, bir çarpışma yaşandığını ve bir kaç heykelin devrilmiş olduğu da gözlenmişti. Avrupalıların 1840’daki bir sonraki ziyaretlerinde bu heykellerin hepsi devrilmişti. Kaptan Cook adada bir kaç gün daha geçirmiş olsaydı, belki de Paskalya Adasının çözülmemiş gizemleri diye bir şey olmazdı. Dikkatli bir gözlemci olan Kaptan Cook, gözlemlerini titizlikle kaydederdi. Flenley ve Bahn (2001) de Cook “dev heykellerin dinsel önemini, onların gözden düşüş tarihini ve Rongo Rongo dilinin anlamını muhtemelen keşfederdi” demişlerdir.

Heykellerin devrilmesi de kolay bir iş değildi ve muhtemelen iplerin, kaldıraçların kullanılmasını ve birarada çalışan çok sayıda kişiyi gerektirmişti. Bir ahu üstüne dikilmiş en uzun ve ağır maoi devrilen en son heykeldi; heykelin büyük pukaosu ondan ancak bir kaç metre uzakta yatmaktadır. Heykellerden bazılarının başı, tekrar dikilmelerini önlemek için gövdesinden ayrılmıştı. Çoğu, belki de gözlerini örtmek amacıyla, toprağa doğru devrilmişti. Sırt üstü düşen bir heykel un ufak edilmişti. Sanki, bu büyük taş anıtlarla ilişkilendirilen varuayı söndürmek, onları tamamen etkisiz hale getirmek için kasten çaba harcanmıştı.

Pek çok yazar, heykellerin devrilmesinin nedeni olarak kabileler arası savaşları göstermektedir. Rapa Nui’nin tarihöncesi döneminin sonlarına doğru, daha önceleri yalnızca araç gereç yapımında kullanılan bir malzeme olan obsidyenden yapılma silahlar aniden ortaya çıktı (Diamond, 1995). Savaşın başlamasıyla ilgili bir efsane, kabileler arasındaki kültürel yanlış anlayışı anlatır. Tek bir oğlu olan yaşlı bir adam, bir başka kabilenin üyelerince ziyaret edilir. Konukları için tavuk bağırsağından özel bir yemek hazırlamıştır. Sunulan yemekten iğrenen konuklar şaka yaparak, tavuk bağırsağı değil yalnızca insan bağırsağı yediklerini söylerler. Konukseverlik geleneği yaşlı adamın tek oğlunu öldürmesine ve onlar için kendi çocuğunun bağırsaklarından bir yemek pişirmesine yol açar. Konuklar yaşlı adamın ne yaptığını anladıklarında, kaçarlar. Kendisine yalan söylendiğini anlayan yaşlı adam kendi halkına başvurur ve öç almak amacıyla savaşa girişirler. Kaynaklar zaten yetersiz olduğu içindir ki bu zaten “başlamayı bekleyen” bir savaştır ve bu efsanevi olay veya ona benzer başka bir olay sonraki kanlı olayları tetiklemiştir.

 Çevresel Bozunma

 Paskalya Adası çevrenin insan eliyle bozunması için bir model oluşturmaktadır (Hunt & Lipo, 2006). Diamond (2002) buna “Pasifik bölgesindeki orman tahribinin en uç örneği” der. Paskalya Adası ekolojisinin kaderi orada yaşayan insanların tarihi ile yükseldi ve çöktü. İlk Polinezyalı kaşifler geldiğinde ada insan yaşamını güç bela destekleyecek durumdaydı. Adaya yerleşen Polinezyalılar beraberlerinde ekilecek tahıllar, fideler ve hayvanlar getirmişler ve protein için büyük ölçüde balıklara bağlı kalmışlardı. Bu ilk nüfus hızla büyüdü ve ada ekolojisi üstünde derhal gözlenebilen etkiler yaptı. Devasa anıtlar, giderek büyüyen nüfusun kaynakları azaltması gibi etkilerine karşı aracılık edecek kültürel bir yatırımı temsil ediyor da olabilirler. Nüfus 30.000 zirvesine ulaşmış olabilir ama Avrupalıların adaya gelmelerinin ardından çoğalan yerel savaşlarla, kıta Avrupasından taşınan hastalıklarla ve köle ticareti nedeniyle bir kaç yüze indi. Şu anki nüfus 3.500 civarında.

Adanın ekolojisi nasıl böyle tamamen yok olabildi? Bazı arkeologlar, şiddetli fırtınaların ve iklim değişikliklerin meydana geldiğini düşünmekte. Bununla birlikte, adaya özgü palmiye ağaçlarının ada sakinlerinin kullanımı için kesilmesi ve de heykel yapımı ve taşınması çılgınlığı içinde ormanların yok edilmiş olması daha büyük bir olasılıktır (Gibbons, 2006). Eğer böyleyse, ormanlardaki azalma muhtemelen yavaş yavaş oluşmuş ve bunun derhal fark edilmesi zor olmuştu. Dahası, yaklaşan tehlikeye dikkat çeken bir adalı pekala idareci sınıf tarafından susuturulmuş olabilirdi. Şefler, rahipler ve taş yontucuları konumlarını ve ayrıcalıklarını sürdürmek için düzenli bir topluma ihtiyaç duyardı. Avrupalıların adaya ayak basmasının ardından, koyun yetiştiricileri geldi ve ada neredeyse çoraklaştı. Günümüzde ada eski haline kavuşmuştur ama–bu kez atların ve ineklerin- aşırı otlanması hala mevcut bir tehlikedir.

 Sonuç

 Belki de Paskalya Adasının tarihteki sayfası, bir gezegenin nereye gittiğini gösteren bir holografı, şu anki binyıl için çok ihtiyaç duyulan bir yönergenin bir kısmını oluşturmaktadır. Rapa Nui’nin tarihi şu ana kadarki Dünya’nın bir mikrokozmosu olabilir. Büyüyen bir nüfus azalan kaynaklarla karşı karşıyadır. Ve nasıl hiç kimse Paskalya Adasından göç edememişse, Dünya da kendisi tek bir ada olacak şekilde karşılıklı bağlantılı hale gelmiştir. Gezegen üstünde bütünün ekolojisi tarafından etkilenmeyen hiç bir yer yoktur ve Paskalya Adası sakinleri nasıl okyanusa kaçamadılarsa, aynı şekilde insanlar da uzaya kaçamazlar.

 Peki, Paskalya Adasında çözülmemiş halde kalan gizemler nelerdir? Bu kısa ziyaretimiz boyunca, bir kaç tanesini şöyle sıraladık:

 

  1. Rapa Nui’ye göç önceden mi planlanmıştı, yoksa şans eseri mi gerçekleşti
  2. İlk yerleşim ne zaman gerçekleşti?
  3. Bitki örtüsü ve ada kuşları hangi noktada ortadan yok oldular?
  4. Maoilerin ve puhaolarının amacı neydi?
  5. Nasıl taşındılar ve ahular üstüne nasıl yerleştirildiler?
  6. İç savaşlar sırasında birbiriyle dövüşen gruplar arasında farklılık yaratan neydi?
  7. Tabletler üstündeki işaretler
    Rongo Rongo yazısını mı temsil etmektedir? Öyleyse, anlamları nedir?

 Paskalya Adası 1888’den itibaren Şili’nin milli park sistemine dahil edilmiş ve arkeologların bu adadaki paha biçilmez eserleri incelemelerine izin verirken Rapa Nui mirasını da koruyan bir düzenleme yapılmıştır. 1995’te UNESCO, Paskalya Adasını Dünya Doğal Mirası sit alanları listesine ekleyerek, bu çok uzak ama büyüleyici mekanın özgünlüğünü onurlandırdı.

Rapa Nui’nin çözülmemiş gizemleri araştırmacıları ve bilim adamlarını daha onlarca, belki de yüzyıllarca meşgul edecektir. Ama bu adadan alınacak dersler, çevrenin tahrip edilmesiyle yıpranan bir dünyaya bugün uygulanabilir.

 Kaynaklar:

 Diamond, J. (2005). Collapse: How societies choose to fail or succeed. New York: Viking/Penguin.

Flenley, J., & Bahn, P. (2002). The enigma of Easter Island (2nd ed.). New York: Oxford University Press.

Fuentes, J. (1960). [Dictionary and grammar on the Easter Island Language]. Santiago, Chile: Andres Bello Publishing House.

Gibbons, A. (2006). Dates revise Easter Island history. Science, 311, 1360.

Gray, M. (2004). Easter Island. http://sacredsites.com/americas/chile/e aster_island:html

Heyerdahl, T. (1958). Aku Aku: The secret of Easter Island. London: Allen & Unwin.

Hunt, T.L., & Lipo, C.P. (2006). Late colonization of Easter Island. Science, 311, 1603-1606.

Melville, H. (1917). Typee. London: Routledge.

Mena, R. (2002, September). Rapa Nui: Tale of an Abandoned Island. Retrieved from http://www.nuestro.cl/eng/stories/tourism/rapanui_mantencion.htm.

Rapa Nui: Easter Island, Chile. (2003). Retrieved from http://www.visit-chile.org

Van Auken, J. (2005, August). Easter Island’s mysteries. Ancient Mysteries, pp. 1, 3-4

Van Tillburg, J.A. (2004). Easter Island: Archeology, ecology, and culture. Washington, DC: Smithsonian Institution Press.

Von Daniken, E. (1959). Chariots of the gods? London: Souvenir Press.

 www.charleswinstead.com  web sayfasından çeviren: Yasemin Tokatlı