Tanrıçanın Geri Dönüşü

Tanrıçanın Geri Dönüşü

JUNGCU ve feminist öncüleri izleyerek, dişil unsurun yeni psikolojisindeki mihenk taşları olarak Yunan tanrıçalarını kaynak gösterirken yüzeysel olarak aşina olduğumuz, rengarenk bir efsane ve isim topluluğundan çok daha fazlasını hep birlikte dirilteceğiz. Kültürümüzdeki genel bir psiko-spiritüel dengesizliği sorgulamaktayım. Her birimizi besleyen ve bize ilham veren temel arketipsel güçler, yani erkeksi ve kadınsı hayat kuvvetleri arasındaki derin bir uyumsuzluk şeklinde hepimizin elimizde olmaksızın algıladığı bir dengesizliktir bu.


            Jung, nevrotik bir kişiyi tek taraflı olarak tanımlamaktadır; burada kastettiği şey bireyin, kişiliğinin daha az kabul edilir tarafıyla yüzleşmekten, bununla uğraşmaktan kaçınmak için kişiliğinin diğer tarafına aşırı bir önem vermesi, bunu öne çıkarmasıdır. Nevrotik kişiler için geçerli olan bu tanım, bütün kültürler için de geçerlidir. Feminist düşünce ve arketipsel düşünce taraftarları işte bu noktada birleşmektedir. Sonu gelmeyen şiddet olaylarıyla, sokaklardaki evsiz insanlarıyla, küresel çevre kirliliğiyle, devasa büyüklükteki nükleer cephanelikleriyle bütün kültürümüzün hasta olduğu konusunda her iki düşünce akımı da görüş birliği içindedir. Kültürümüz hasta çünkü kendisiyle ahenk içinde olmaktan çok uzak; Hopi Kızılderililerinin koyaanisqatsi olarak tabir ettikleri ve dilimizde “çılgın bir yaşam şekli, yaşam dahilindeki karmaşa ve gürültü, dengesiz bir yaşam,” olarak çevrilebilecek durumdan dolayı ıstırap çekmekte.[1] Eksik olan şey spiritüel ve psikolojik yaşamlarımızdaki kadınsal boyuttur, oysa bu boyut hem yeryüzü ve onun döngüleri için, hem de yaşayan bir gizem olan kozmos için derin ve mistik bir unsurdur. Bir zamanlar hepimizin Yüce Anası olarak adlandırılan çok önemli bir güçle olan içsel bağımızı yitirdik. 


            Din tarihçileri, insanlık tarihinin Yüce Ana’ya tapınılan dönemlerinde insanların kendileriyle ve yaşam enerjisiyle daha çok uyum içinde olduğu yönünde hemfikirdirler. Örneğin Ana Tanrıça’nın İnanna olarak (Asurlular’da İştar) tabir edildiği kadim Mezopotamya’da ona bizzat yaşam kaynağı olarak tapınılmaktaydı. İnsan, hayvan ya da bitki olsun bunların bütün formlarında, doğurganlık ve bereket ile tezahür eden bir güçtü o. İnanna yılda bir kez baharın güçlerini harekete geçirip canlandıran çoban-tanrı Dumuzi (veya Tammuz) ile buluşurdu. Dumuzi’nin sonbahara denk gelen ölümü ise mevsimsel değişimi sembolize ederdi, bahar döneminde yinelenen buluşmaları ise toprağın tazelenip yenilenmesi olarak görülürdü. Fakat genç tanrı, bu yenilenme sürecindeki bir aracıydı sadece çünkü onu yeniden canlandıran daima Ana Tanrıça’nın ta kendisiydi. E.O. James’in sözleriyle, İnanna “yaratıcı enerjinin en tam haliyle somutlaşmış, bedene bürünmüş haliydi.” İlahi bir ilke olarak “hangi planda meydana gelirse gelsin bütün ölümler ve dirilişler,” onun nezaretindeydi.


            Anaerkil kültleri[2] incelediğimizde Anne ve Oğul Sevgili arasındaki kutsal birlikte mutlak bir ahenk ve derin bir güvenlik bulunduğunu görürüz. Anaerkil tapınma biçimlerine dair binlerce yıl önceki Neolotik döneme dek uzanan arkeolojik bulgular pek çok yerleşim alanındaki yüzlerce yıl süren, kesintiye uğramamış değişimi ortaya koymaktadır. Bu insanların yaşama karşı duymuş olduğu güvenin derecesini bugün için kestirmek oldukça zordur.


            Öte yandan savaşçı kültürlerin köleleştirme geleneği ve fetihlerle artan yükselişine rağmen Ana Tanrıça inancının Roma dönemine kadar devam ettiğini ve geliştiğini biliyoruz. Yerel tanrıçalar pekala onunla özdeşleştirilmekteydi -Anadolu’da Kibele, önce Mısır’da ve sonrasında ise Roma’da İsis, Antik Yunan’da Gaia- çünkü onlar öz olarak aynı ilahi unsuru temsil ediyorlardı ve aslında “farklı isimler alan aynı tanrıçaydı”. Ancak, ataerkil savaşçı tanrılar ile tanrıçalar arasındaki anlaşmazlık giderek daha şiddetlendi. Yakın çağın zaferi ise Hristiyanlığın ve Baba olarak kabul edilen en yüce Tanrı’nın zaferi haline geldi. Roma İmparatorluğunun batıdaki çöküşüne kadar Ana figürüne duyulan inanç dağılmaya, baskı altına alınmaya, sindirilmeye, çarpıtılmaya devam etti ve giderek zayıfladı. Kaybedilen ise ana tanrıça kültlerinin bir zamanlar sağladığı o derin güven ve aidiyet hissiydi.


            Dünya dinlerinin geniş perspektifinden bakıldığında, Batı uygarlığına ait kültürler berbat bir boşanma neticesinde acı çeken bir ailenin çocuklarına benzetilebilir. Çocuklar artık babalarıyla yaşamaktadır ve bir zamanlar annelerinin kucağında geçirdikleri o sıcacık ve mutlu zamanları hatırlamaları ya da annelerinin ismini anmaları yasaklanmıştır. Sevgisine rağmen sadece babanın rehberliği altında iken bizler daha katılaşmışızdır, kahraman yanımız güçlenmiştir; Annemizin bir zamanlar bize yaşatmış olduğu emniyet ve duyusal güveni unutmaya çabalarken acımasız ve yoğun bir bağnazlığa kapılmışızdır. Eskiden (Toprak) Ana ve (Ruh) Babanın mutlu ve uyumlu bir çift olmanın tadını çıkardıkları zamanlarda ezeli bir bütünlüğün, uyum ve birliğin var olduğunu hayal meyal hissederiz. Ama bu cennet artık kayıptır ve yaşadığımız yabancılaşmanın beraberinde, suçluluk duyan ama mutlak güce de sahip olan Baba’nın şiddetli propagandasını hazmetmeye zorlanırız. Anne’nin kudreti de elinden alınmıştır; takipçileri dağıtılmış, bölünmüş, sahipsiz kalmış ve eziyete uğramışlardır.

 

Kaynak: İçimizdeki Tanrıça, Roger J. Woolger, Meta Yayınları.

[1] Bu alıntı, Godrey Reggio’nun Koyaanisqatsi adlı muhteşem filminden. (y.n.)

[2] Kült: Dinsel inanç, yerel özellik taşıyan dini tören ve ritüeller. (ç.n.)