Holografik Bakış

Holografik Bakış

Yıldız Savaşları filminde Luke Skywalker'ın serüveni, R2-D2 adlı robotun bir ışık demeti fırlatarak Prenses Leia'nın üç boyutlu ufak bir görüntüsünü yansıtmasıyla başlar. Bu hayaletimsi ışıktan oluşan heykeli büyülenmiş gibi izleyen Luke, onun Obi-wan Kenobi adlı birini yardımına çağırdığını duyar. Bu imge, lazer yardımıyla oluşturulmuş üç boyutlu bir resim, bir hologramdır; böylesi imgeleri oluşturabilmek çok şaşırtıcı teknolojik bir sihir gerektirmektedir. Ancak daha da şaşırtıcı olan, bazı bilim adamlarınca tüm evrenin, en az Luke'u heyecanlandıran o olağanüstü ayrıntılı Prenses Leia imgesi kadar gerçek, bir tür dev hologram olduğu görüşünün ileri sürülmeye başlanmasıdır.

Başka bir biçimde söyleyecek olursak, kar tanelerinden akçaağaçlara, kayan yıldızlardan hızla dönüp duran elektronlara dek tüm dünyamızın ve barındırdığı her şeyin, yalnızca başka bir gerçeklik düzeyinden –bizim kendi gerçekliğimizin çok ötelerinde, sözün tam anlamıyla uzay ve zaman ötesindeki bir gerçeklik düzeyinden– yansıtılan hayaletimsi imgeler olabileceği konusunda bazı kanıtlar vardır.

Bu şaşırtıcı düşüncenin başlıca mimarları dünyanın en önde gelen düşünürlerinden ikisidir; ilki, Einstein teorilerinin korunmasını sağlamak amacıyla oluşturulmuş kurulun bir üyesi ve dünyanın en saygın kuantum fizikçilerinden birisi olan Londra Üniversitesi öğretim üyelerinden David Bohm, ikincisi de Stanford Üniversitesinde nörofizyoloji uzmanı olan ve Languages of the Brain (Beynin Dili) adlı klasikleşmiş nörofizyoloji ders kitabının yazarı Karl Pribram'dır. İlginç olan, Bohm ve Pribram'ın bu sonuca birbirlerinden bağımsız ve iki farklı yönde çalışırken varmış olmalarıdır. Bohm, kuantum fiziğinde karşılaşılan tüm fenomenleri açıklamada yetersiz kalan standart kuramları yıllarca hoşnutsuzlukla irdeleyip durduktan sonra, sonunda, evrenin holografik bir yapıda olduğuna inanmış. Pribram ise, çeşitli nörofizyolojik bilmecelerin çözümünde, günümüzde geçerli beyin kuramlarının başarısızlığa uğradığını gördükten sonra aynı sonuca varmış. Bununla birlikte, Bohm ve Pribram bu görüşe vardıktan hemen sonra, bu holografik modelin aynı zamanda birçok anlaşılmaz olayı da açıkladığını görmüş, kapsamı en geniş kuramların bile açıklayamadığı birçok gizemi çözdüğünün, giderek doğada karşılaşılan tüm fenomenleri de kapsamına aldığının farkına varmışlar. Örneğin, yalnızca tek kulağında duyma yeteneği olan bireylerin bir sesin hangi yönden geldiğini nasıl kestirebildiği ya da uzun yıllar boyu görmediğimiz birinin yüzünü, o kişi bu arada son derece değişmiş olsa bile nasıl olup da anımsayabildiğimiz gibi olgular holografi kuramıyla açıklanabilmektedir.

Ancak, holografik model konusundaki en çarpıcı olgu, son derece akıl dışı bulunduğu için genellikle bilimsel anlayışın sınırları dışında bırakılmış geniş bir fenomenler dizisine de süratle bir anlam kazandırabilmesidir. Bunlar arasında telepati, prekognisyon, kişinin kendisini evrenle bütünleşmiş halde hissetmesine neden olan mistik duygular, hatta psikokinezi ya da zihnin, nesneleri hiç kimse dokunmaksızın yerinden oynatabilme yeteneği de vardır.

Gerçekten de, gün geçtikçe daha çok bilim adamının holografik modele sıcak baktığı kısa sürede anlaşılmış ve bu modelin hemen tüm paranormal ve mistik deneyimlerin açıklanmasına katkıda bulunduğu kabul edilmiştir; son beş-altı yıldır bu model, araştırmacılarda heyecan uyandırmaya, daha önce açıklanması olanaksız kabul edilen pek çok olaya ışık tutmaya devam etmektedir ve bunların sayıları gün geçtikçe artmaktadır. Örneğin:

 

• 1980 yılında Connecticut Üniversitesinden psikolog Dr. Kenneth Ring ölüme yakın deneyimlerin holografik modelle açıklanabileceğine değinmiştir. Uluslararası Ölüme Yakın Deneyimleri İnceleme Kurulunun başkanı olan Ring, böylesi deneyimlerin ya da fiilen ölüm durumunun, kişinin şuurunun bir holografik gerçeklik düzeyinden diğerine geçmesinden başka bir şey olmadığına inanmaktadır.

• 1985'de, Maryland Psikiyatrik Araştırmalar Merkezinin şefi ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Bölümü yardımcı profesörlerinden biri olan Dr. Stanislav Grof, yayımladığı bir kitapta, beynin şu anda geçerli kabul edilen nörofizyolojik modellerinin her şeyi açıklamakta yetersiz kaldığını ve örneğin, arşetipik deneyimler gibi durumların yalnızca holografik bir modelle açıklanabileceğini; kolektif şuurdışı ve değiştirilmiş şuur halleri sırasında deneyimlenen diğer olağan dışı fenomenleri ancak bu modelin karşılayabileceğini ileri sürmüştür.

• 1987'de, Rüya İncelemeleri Kurulunun Washington'da yer alan yıllık toplantısında fizikçi Fred Alan Wolf söz alarak holografik modelin lüsid rüyaları (rüya gören kişinin uyanık olduğunun farkında olduğu olağanüstü canlı rüyaları) açıkladığını önemle savunmuştur. Wolf böylesi rüyaların aslında paralel gerçekliklere bir geçiş olduğuna ve holografik modelin eninde sonunda, varlığın diğer boyutlardaki düzeylerini daha doyurucu biçimde keşfetmeye başlayabileceğimiz bir "şuur fiziği" geliştirmemize izin vereceğine inanmaktadır.

• Kanada'daki Queen's Üniversitesinden fizikçi Dr. F. David Peat, 1987'de yayımladığı, Synchronicity: The Bridge Between Matter and Mind (Eşzamanlılık: Madde ve Zihin Arasında Bir Köprü) adlı kitabında, eşzamanlılığın (böylesi olağanüstü ve psikolojik olarak son derece anlamlı ve bu yüzden tek başına sebep sonuç zinciriyle açıklanamayacak bazı rastlaşmaların) holografik modelle açıklanabileceğini savunur. Peat böylesi rastlaşmaların aslında, "gerçekliğin dokusundaki defolar" olduğuna inanır. Ona göre, bu rastlaşmalar, düşünme süreçlerimizin fiziksel dünya ile şimdiye dek sanıldığından çok daha yakından ilişkili olduğunu açıklamaktadır.

 

Bütün bunlar, bu kitapta yapacağınız keşif gezisinde karşılaşacağınız düşünceleri tahrik eden fikirlerden bazıları. Bu düşüncelerin çoğu son derece tartışmaya açıktır. Gerçekten de, holografik modelin kendisi aşırı düzeyde tartışılabilir nitelikte olup, hiçbir biçimde bilim adamlarının çoğunluğu tarafından kabul edilmiş değildir. Bununla birlikte, göreceğimiz gibi, birçok önemli ve etkin düşünür bu görüşü desteklemekte, gerçeğin kusursuz bir tanımlaması olabileceğine inanmakta ve bu konuya dikkatlarimizi çekmektedirler.

Holografik model, aynı zamanda bazı etkileyici deneysel destekler de kazanmıştır. Nörofizyoloji alanında, Pribram'ın hafıza ve algılama süreçlerinin holografik yapısı konusundaki çeşitli tahminlerini onaylayan çok sayıda inceleme sonucu vardır. Aynı biçimde, 1982'de, Paris'teki Kuramsal ve Uygulamalı Optik Enstitüsünde görevli fizikçi Alain Aspect yönetimindeki bir araştırma ekibi tarafından titizlikle uygulanan dönüm noktası niteliğindeki bir deney, fizik evrenimizi oluşturan atomaltı parçacıkların -sözcüğün tam anlamıyla gerçeğin dokusunun- inkar edilemez bir "holografik" nitelik taşıdığını ortaya koymuştur. Kitabımızda bu bulgular da tartışılacaktır.

Bu deneysel kanıtlara ek olarak, holografik model varsayımına ağırlık kazandıran başka şeyler de vardır. Bu konuda üzerinde durulması gereken en önemli şey belki de, bu düşünceyi ilk olarak ortaya atan iki adamın karakter ve başarıları olmalıdır. Bu kişiler meslek yaşamlarının başlarında, holografik model konusundaki çalışmalarından önce de, düşünceleriyle ortalığa parıltı saçıyorlardı, her biri kendi alanında sayısız başarı elde etmişti. Bütün bunlar, çoğu araştırmacının geri kalan akademik yaşamı boyunca, üzerine yan gelip yatmasına yeter de artardı bile. 1940'larda Pribram limbik sistem* üzerinde öncü nitelikte çalışmalar yapmıştı. Bohm'un 1950'de plazma fiziği konusunda yaptığı çalışma da kendi alanındaki kilometre taşlarından biri olmuştur.

Ancak bundan daha önemli olmak üzere, bu kişiler daha farklı bir konumda da dikkatleri üzerlerine toplamıştır. Bu, en başarılı herhangi bir erkek ya da kadının bile çok ender olarak elde edebileceği bir başarıdır; çünkü söz konusu olan, yalnızca zeka ya da yetenekle elde edilebilecek bir şey değildir. Bu, yürek ister; bu, kişinin ezici bir muhalefet karşısında bile ayağa kalkıp kendi görüşlerini büyük bir güçle savunmasını gerektirir. Bohm, üniversiteyi bitirdikten sonra Robert Oppenheimer'le doktora çalışması yapmıştı. Oppenheimer 1951 yılında Senatör Joseph McCarthy'nin Amerikan Karşıtı Eylemler Komitesince yürütülen o ürkütücü soruşturma sırasında suçlandığında, Bohm ona karşı tanıklık yapmak üzere çağrılmıştı; bunu kabul etmedi. Sonuç olarak Princeton'daki işini kaybetti ve Birleşik Devletler'de bir daha asla ders vermedi, önce Brezilya'ya, sonra da Londra'ya yerleşti.

Meslek yaşamının başlarında Pribram da buna benzer bir liyakat sınavından geçmişti. 1935'de, Egas Moniz adında bir Portekizli nörolog kendi buluşu olan bir yöntemin akıl hastalıkları için kesin çözüm olduğunu öne sürmüştü. Bir hastanın kafatasına sivri uçlu bir operasyon gereci ile giriyor, prefrontal korteksi* beynin diğer bölümlerinden ayırıyordu, bu yöntemle en başa çıkılmaz hastaları bile yatıştırmak olasıydı. Bu yönteme prefrontal lobotomi adını vermişti ve 1940'larda bu o denli tutulan bir tıp tekniği olmuştu ki, sonunda Moniz'e Nobel Ödülü verildi. 1950'lerde bu yöntemin kazandığı beğeni devam etti ve sonunda, McCarthy' nin duruşmalarında olduğu gibi, istenilmeyen kültürel öğeleri ezip yok etmek için bir araç olarak kullanılmaya başlandı. Lobotominin bu amaçla kullanılması o denli kabul görmüştü ki, yöntemin Birleşik Devletler'deki başlıca savunucusu olan operatör Walter Freeman, lobotominin "şizofrenler, eşcinseller ve radikaller" gibi toplumsal uygunsuzlardan "iyi Amerikan vatandaşları" yarattığını yazmıştı utanmadan.

Bu arada Pribram, tıp sahnesine çıkmıştı. Meslektaşlarından pek çoğunun tersine, Pribram başkasının beynini bu kadar acımasızca kurcalamanın yanlış bir şey olduğu duygusunu taşıyordu. Florida'daki Jacksonville Hastanesinde genç bir nöroloji operatörü olarak çalışırken günün bu kabul edilmiş tıp yöntemine karşı çıkarak kendi koğuşunda herhangi bir lobotomi uygulaması yapılmasına izin vermedi. Sonradan Yale'de bu çekişmeli tavrını sürdürdü ve bu radikal görüşleri yüzünden neredeyse işini yitirecek duruma geldi.

Bohm ve Pribram, koşullar ne olursa olsun, inançları doğrultusunda direnmelerine neden olan sorumluluk anlayışlarını holografik model konusunda da açıkça ortaya koymuşlardır. Görüleceği gibi hiç de küçümsenemeyecek saygınlıklarıyla böylesi tartışmalı bir düşünceye destek vermeleri her ikisi için de kolay bir seçim olmasa gerek. Her ikisinin de yürekliliği ve geçmişte sergilemiş oldukları sağduyu, bu kez de holografik düşünceye ağırlığını koymuştur.

Holografik modeli doğrulayan son bir kanıt da paranormal olaylar konusunda ortaya çıkmıştır. Bu küçümsenecek bir öğe değildir, çünkü onlarca yıldır biriken şaşırtıcı bir kanıt kütlesi giderek artmakta ve bize, lisedeki fizik-kimya derslerinde öğrenmiş olduğumuz o üç boyutlu ve rahatlatıcı, sopalarla taşlardan oluşmuş dünya tasarımının yanlış olduğunu düşündürmektedir. Çünkü bu bulgular geçerli bilimsel modellerimizin hiç birisiyle açıklanamamaktadır, bilim temel olarak bunları yıllardır görmezden gelip durmuştur. Ancak, paranormal alanındaki bu kanıt birikimi öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, geçerli bilimsel kuramlar açısından durumun artık savunulabilir bir yanı kalmamıştır.

Tek bir örnek vermek gerekirse, 1987'de, her ikisi de Princeton Üniversitesinde görevli olan fizikçi Robert G. Jahn ve klinik psikolog Brenda J. Dunne, Princeton Üniversitesi, Mühendislik Alanındaki Anomalileri Araştırma Laboratuvarında on yıldır yürüttükleri titiz deneyler sonucunda, zihnin, fiziksel gerçeklik ile psişik yolla etkileşebildiği konusunda kuşkuya yer bırakmayacak bir kanıt birikimi sağlamışlardır. Jahn ve Dunne, daha da açık tanımlamak gerekirse, insanların zihinsel yoğunlaşma yoluyla bazı tür makinelerin işleyişini etkilemekte oldukları sonucuna varmışlar. Bu son derece şaşırtıcı ve günümüzde geçerli olan gerçeklik tasarımımızla açıklanamayacak bir bulgudur.

Bununla birlikte holografik bakış açısı bu olaya bir açıklama getirebilir. Paranormal olaylar şu an geçerli olan bilimsel anlayışlarımız tarafından izah edilemediğinden evrene yeni bir bakış biçimi, yeni bilimsel bir paradigma için, deyim yerindeyse yalvarmaktadırlar. Kitabımız, holografik modelin paranormali nasıl açıkladığını göstermenin ötesinde, bu olguyu açıklayan kanıt birikiminin, böyle bir modelin varlığına duyulan gereksinimi de gerçekten nasıl ortaya koyduğunu irdeleyecektir.

Paranormalin şu anki bilimsel dünya görüşümüz tarafından açıklanamıyor olması, konunun bu denli tartışmaya açık olmasının nedenlerinden yalnızca birisidir. Başka bir nedeni de psişik işlevleri laboratuvar koşullarında saptamanın çok güç oluşudur. Ve bu durum, birçok bilim adamının böyle bir olguyu yok saymaları sonucunu getirmiştir. Görünürdeki bu belirlenemezlik kitapta ayrıca incelenecektir.