Kayıp Kıta Mu

Kayıp Kıta Mu

Mu ülkesi, Pasifik Okyanusu’nda, Amerika ile Asya arasında yer almış büyük bir kıtadır. Merkezi Ekvator’un biraz güneyine düşer. Toprakları, bugün hala su üzerinde kalmış bulunan bazı kara parçalarını da içine almaktadır. Büyüklüğü yaklaşık doğudan batıya 9500, kuzeyden güneye de 4800 km civarındadır. Pasifik Okyanusu’na tek tek ya da gruplar halinde dağılmış kayalık adaların tümü, bir zamanlar Mu kıtasının birer parçasıdırlar. On iki bin yıl kadar önce meydana gelen çok büyük depremler Mu’nun batmasına sebep olmuştur. Cayır cayır yanan bir girdaba dönüşerek Pasifik’in derin sularına gömülmüş, böylece bu bölge, büyük bir uygarlığın ve altmış milyon insanın mezarı haline gelmiştir. Paskalya adası, Tahiti, Samoa adaları, Cook adası, Tonga adaları, Marshall, Gilbert, Caroline, Mariana, Hawaii ve Marques adaları sessiz bir mezarın bekçileri gibi bu büyük kıtanın hüzünlü parmaklarını andırır.

Bu büyük kıtanın varlığı şu kaynaklar tarafından onaylanır: Naakal tabletleri, Hindistan, Çin, Burma, Tibet ve Kamboçya’da bulunan kitap, el yazması, yazıt ve efsaneler.

Yukatan ve Orta Amerika’da bulunan eski Maya kitap, yazma, sembol ve efsaneleri.

Pasifik Adaları’nda bulunmuş kalıntı, yazıt, sembol ve efsaneler.

Meksika’da, Mexico City yakınlarında bulunmuş taş tabletler.

Kuzey Amerika’nın Batı kısmında bulunmuş mağara adamlarına ait yazı ve çizimler.

Eski Yunan filozoflarının kitapları.

Eski Mısır’a ait kitap ve yazmalar.

Tüm dünyaya yayılmış efsaneler.

Bu kanıtlar, Kayıp Kıta Mu adlı kitapta detaylı olarak sunulmuştur. Buna göre;

Bir zamanlar Pasifik Okyanusu’nda Mu ülkesi denilen büyük bir kara parçası bulunuyordu.

200 bin yıl kadar önce, insan, yeryüzündeki macerasına bu büyük kıtada başlamıştı.

Mu ülkesiyle Kutsal Kitap’ta geçen Aden Bahçesi bir ve aynı ülkeydi.

 

Hem Naakal hem de Meksika tabletleri insanın özel olarak yaratılmış olduğunu açıkça gösterirler. Aynı zamanda tüm diğer yaratıklardan ne şekilde ayrıldığını da gösterirler. Yaratılışın öyküsü her iki tablet takımında da kutsal kitap öyküsüne çok benzer biçimde verilmiştir.

Mu’nun yok oluş döneminde, bu ülke halkı son derece gelişmiş yüksek bir uygarlık düzeyinde bulunmaktadır. Bilim konusunda günümüzden hayli ileridedirler. (Buna hiç şaşmamalı! Onlar iki yüz bin yıllık bir deneyim ve gelişimin sonuna varmışlardı. Biz ise beş yüz yıllık bir iddiada bile bulunamıyoruz.)

Kadim Doğu İmparatorluklarının büyük uygarlıkları -Hint, Mısır, Babil, vb.- sona eren büyük Mu Uygarlığı’nın sönmekte olan közlerinden başka bir şey değillerdir. Onun çocuklarıdırlar ve anne şefkatinden yoksun biçimde yaşayıp ölmüşlerdir.

Şunun çok iyi anlaşılmasını istiyorum; Kayıp Kıta Mu ve Kayıp Kıta Mu’nun Çocukları adlı kitaplarımda ortaya koyduğum geçmiş, benim keşfim olarak düşünülmemelidir. Eğer tarihleme doğru olarak yapılmışsa, ben yalnızca, 12.000 ile 70.000 yıl öncesini anlatan yazıtlarda anlatılanı tekrarlamış oldum. Bu yazıt ve yazmalarda son derece çarpıcı bilgiler yer almaktadır. Üstelik tüm bunları teyit eden efsaneleri daha hiç hesaba katmadan, arkeolojik ve jeolojik fenomenler de bu olguları desteklemektedir. M.Ö. 600’lerde yaşamış Çinli bilge Lao Tse, prehistorik atalarının büyük bilgi birikimi ve gelişmişlik düzeylerinden söz eder.

Eskiler, kendilerinden sonra gelecekler için de bilgece ve düşünceli davranmışlardı. Kil ve taş üzerine yazılmış yok edilmesi olanaksız belgeler bıraktılar. Bu bilgelik, Plutark’ın kaydettiği şekliyle, Suçi rahibi Sais’in Yunanlı Solon’a aktarımında dile gelir. Bu yazıtlar kırık döküktür; birçoğu da kayıptır. Ancak eskiler arasında evrensel oldukları için, bunların kırıntı ve parçaları dünyanın dört bir yanına yayılmış haldedir. Yan yana getirildikleri zaman birbirini büyük ölçüde destekler ve bunları biraraya getirerek, yeryüzünün ilk büyük uygarlığının harikalarını yeniden keşfetme yolunda bir başlangıç yapmamız mümkün olur.

Yaratılış ve İnsan konusunda akla yakın bir öykünün başlangıcını oluşturmak için elli yılı aşkın süredir bu kırıntıları arayıp bulma ve bir araya getirme gayretindeyim. Öyküyü tamamlamak ise benden sonra geleceklere düşecek.

Eski Kalıntılar

 Doğrudan Mu’dan yani Anakara’dan (Motherland) geldiği düşünülebilecek kalıntılar son derece nadirdir. Son beş yıl içinde Mu’yla en azından çok yakın bir bağlantı sergileyen iki parçaya ulaşmış olduğum için kendimi son derece talihli sayıyorum. Bunların ikisi de bronzdan yapılmış sembolik heykelcikler. Anakara’da ya da eski Uygur kentlerinden birinde, bu büyük İmparatorluğun doğu parçası, Kutsal Kitap’ta “Tufan” olarak geçen son manyetik felaketin kuzey dalga akışı tarafından yok edilmeden önce yapılmış olmalılar. Bu dalga, üzerinden geçtiği ülkenin tamamını yok etti. İnsanlar boğuldular, kentler yıkıldı ya da dalgayla sürüklenip gitti ve sulara gömüldü. Uygur başkenti bugün yaklaşık 16 m taş, çakıl ve kumun altında yatıyor. Bulunduğu yer bugün sadece geniş kayalık arazilerden ibaret olan Gobi Çölü. ”Tufan” toprağı ve her şeyi alıp götürmüş.

Bu kalıntılardan birini Resim I’de görebilirsiniz. Bu, hiç kuşkusuz bulunmuş en eski bronz çalışmalardan biri. Eğer Uygur kökenliyse, 18.000 ile 20.000 yıl kadar eski, eğer Mu kökenliyse, yaşının tahmin edilmesi bile mümkün değil.

Bu heykel, büyük yönetici Mu’nun bir sembolü. İşçiliğindeki inceliğin daha iyisine rastlamak mümkün değil. Bugün bile büyük kentlerimizde bulunan seçkin kuyumcularda aynı nitelikte çalışmalara rastlamak çok zor. Her iki sembol de 150 yıl kadar önce Amerika’daydı.Tarihlerini biliyorum ancak Doğudaki gerçek evlerinde hiç kuşkusuz kutsal birer buluntu oldukları için haklarında ne kadar az konuşulursa o kadar iyi.

Biritish Museum’da, batmadan önce Mu’da imal edildiğine hiç kuşku olmayan üç asa bulunuyor.

Mu’da, yani Anakara’da, on farklı kabile vardı. Fiziksel olarak kolayca ayırt edilebilmelerine rağmen, kullandıkları dil pek az değişiklik gösteriyordu ve sadece küçük ayrıntılarda farklılık vardı. Gliflerinde ve yazılarında ise daha büyük bir değişiklik gözlenmekteydi.

Anakara’da her halk kendi bölgesinde yaşıyordu ve çeşitli kabileler yeni bir ülkeyi kolonileştirdiklerinde buralara rastgele yerleşmiyorlardı. Her kabile kendi ülkesini seçiyor ve atalarının Mu’da yaptıkları biçimde kendi kentlerini inşa ediyorlardı. Birbirlerine komşu olacak şekilde yerleşiyor ve homojen bir bütün meydana getiriyorlardı.

Bu izolasyon biçimi zamanla gelişti ve sonunda her kabile ayrı ayrı halklar; en sonunda da uluslar haline geldiler. İzolasyon arttıkça, dildeki farklılıklar da büyüdü.

 Yazarın Kayıp Kıta Mu’nun Çocukları (Ege Meta Yayınları) adlı kitabından alınmıştır.